<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926</id><updated>2011-04-21T10:54:01.042-07:00</updated><title type='text'>Kitap dolu Bir Hayat -Abdulkadir Gök-</title><subtitle type='html'>Yaratan Rabbin adıyla oku!</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-8700380283100757259</id><published>2008-01-20T14:34:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:14.535-08:00</updated><title type='text'>FATİH’İN FETHİ</title><content type='html'>&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R5PNI09W2HI/AAAAAAAAAw8/NixCqmMw2U8/s1600-h/istanbul8ii.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5157691549807990898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R5PNI09W2HI/AAAAAAAAAw8/NixCqmMw2U8/s320/istanbul8ii.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;FATİH’İN FETHİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Tarihin sayfalarını karıştırdığımız zaman dünya üzerinde birçok fetihler ve işgaller olmuş olduğunu göreceğiz. Bu inceleme neticesinde göreceğiz ki İstanbul’un Fethi taşıdığı mana yönünden farklılık arz ediyor. Sultan Mehmet’e kadar birçok sultanın denediği bu olay, peygamberimizin muştusuna nail olabilmek içindi. Olayın stratejik boyutu da diğer önemli bir faktördür. Sultan Mehmet’ in İstanbul’u alması bizim açımızdan bir fetihtir. Ordu kumandanı da bir fatihtir. Fatih Sultan Mehmet sadece şehri fethederek bu unvanı kazanmadı. O halkın gönlünü fetheden koca hükümdar olarak tarihe ismini Fatih Sultan Mehmet olarak yazdıracaktır.&lt;br /&gt;“O sadece bir padişah değildi. O iyi bir devlet başkanı, büyük komutan, diplomat, bilim adamı, mühendis, şair ve sanatkârdı.” Fatih, adaleti, hoşgörüsü, milletine verdiği değer, bilime ve bilim adamlarına gösterdiği önemden ötürü halkın gönlünü fethetmeyi başarmıştır. Bu ortamı oluşturmak için birçok fermanlar yayınlamıştır. Bunlarla yetinmeyip halkın içine giderek onların sıkıntılarını yerlerinde görmüştür ve hemen müdahale etmiştir.&lt;br /&gt;Sıkıntıların yaşandığı ve bitmediği günümüzde de Fatih ruhlu yöneticilere ihtiyaç duyulmaktadır. Halkı bilen ve halkın içinde olan, halkını seven ve ona güvenen yöneticiler ihtiyaç duyduğumuz bu zamanlarda Fatihi anlayanların çoğalmasını gönülden isteriz. Bu günlerde elimde okumakta olduğum kitap “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” Mustafa Uslu tarafından yazılmış, papatya yayınları tarafından basılmıştır. Kitap, Fatih ve Fetih hakkında bilmemiz gereken birçok olayı gençlerin anlayacağı şekilde, sade bir anlatımla okuyucuya sunmuştur. Kitabın her sayfası meraklı okuyucularını çağırmaktadır. Ama ben birçok bölüm içinde Fatih’ten sonra onun arkasından söylenenler ile ilgili bir bölümü kitaptan aynen iktibas etmek istiyorum. Fatih ruhlu gençlerimizin ülkemizin geleceği adına okumayı ve çalışmayı elden bırakmamaları temenni ve niyazıyla bütün bir milleti selamlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;FETİH VE FATİH HAKKINDA SÖYLENENLER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Molla Câmî&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1414-Ö:1492)&lt;br /&gt;İranlı Şair ve Bilgin&lt;br /&gt;"Bir zamanlar dünya senin atalarının atlarının varlığıyla övünürdü. Şimdiyse, bütün dünyanın tek övündüğü insan sensin. Şimdiye kadar taç ve taht sahibi olan padişahlar için de senin gibi erdemli ve olgun olan kim vardır?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Trabzonlu Georgios (Georgios Trapezuntios)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;(D:1396-Ö:1486)&lt;br /&gt;Bizanslı Bilgin&lt;br /&gt;"Şüphesiz İkinci Mehmet, Kirus'tan da Büyük İsken&amp;shy;der'den de Sezar'dan da büyüktür. Hatta tek cümle ile söyle&amp;shy;necek olursa; o, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan üstün&amp;shy;dür"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Dukas&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(XV. Yüzyıl) Bizans Tarihçisi&lt;br /&gt;"Sultan Mehmet, gece yatağında, gündüz makamında İs&amp;shy;tanbul'dan başka bir şey düşünmüyordu. Şehri nasıl fethede&amp;shy;ceğini düşünmekten gözüne uyku girmezdi. Şehir ve çevresinin planlarını kendi eliyle çizerdi. Gün boyunca bu planlan incelen savaş planlan hazırlardı. Büyüklü küçüklü binlerce problemi bizzat çözümlemeye çalışır, bu büyük kuşatmayı ha&amp;shy;zırlardı. Komutanlarıyla sık sık görüşür, yaya veya atlı olarak ordunun arasında sürekli dolaşırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Napoleon I (Napolyon Bonaparte)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;(D:1769-Û:1821)&lt;br /&gt;Fransız Komutan ve İmparator&lt;br /&gt;"Büyüklükte ben, onun çırağı bile olamam. Niçin? Derse&amp;shy;niz, bana çok acı gelen bir gerçeği açıklamam gerekir. O da şu&amp;shy;dur: Ben, kılıçla fethettiğim yerleri, hayatta iken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, zabtettiği yerleri nesilden nesle intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;A. de Lamartine&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;(D:1790-0:1896)&lt;br /&gt;Fransız Tarihçi, Şair ve Politikacı&lt;br /&gt;"Rumların taassubu ruhları gibi kadınlaştı, halbuki Os&amp;shy;manlıların dinî inanışları kolları gibi erkekçesine idi. ikinci Mehmet de Konstantin gibi uyumuyordu.; lâkin onun emrin&amp;shy;de yek vücut olmuş on binlerce çeri, nankör bir şehrin orta&amp;shy;sında kendi hallerine bırakılmış bir avuç askere karşı savaşa&amp;shy;caktı." (imparatorluk Yolu-11.Cilt, Tercüman Yayınlan, Sh:459)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Franz Babinger&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1891 /Ö:1967)&lt;br /&gt;Alman Tarihçi Ve Türkolog&lt;br /&gt;"Türk dünyası için Fatih, günümüze kadar, bulun imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka herhangi bir şahsın kendisi ile karşılaştırılması çok zordur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Yahya Kemal Beyatlı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(0:1884-0:1958) Şair&lt;br /&gt;"Çok parlak fetih vakıaları İstanbul'un fethinden evvelki asırlarda da, sonraki asırlarda da yüzlerce defa vuku bulmuş, lakin hiçbiri İstanbul'un fethi kadar efsunlu bir tesir bırakma&amp;shy;mış, onun kadar derinden duyulmamış, onun kadar sürekli bir merakla hatırlanmamıştır. Bu görüş, her türlü edebi şişir&amp;shy;meden uzak bir görüştür, diyebiliriz.&lt;br /&gt;Yalnız bizim aramızda değil, frenk muhitlerinde de ne za&amp;shy;man "Fetih" ve "Fatih" sözleri geçse, 1453 Mayıs'ının 29'uncu Salı sabahı olan vak'a ve o gün Bizans payitahtına giren genç Fatih hatırlanır. Şüphesizdir ki, Fetih vak'asının icra ettiği bu tesirin sebepleri çok uzaklarda ve çok derinlerdedir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Halit Fahri Ozansoy&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1891-Ö:1971) Şair ve Yazar&lt;br /&gt;"Fatih'in ilme, sanata ve âlimlerle sanatkârlara nasıl hür&amp;shy;met ettiği, insanlığa şeref veren bu kıymet ve meziyetleri nasıl koruduğu, bin bir şahitle tarihin kaydettiği hakikatlerdendir. Çünkü Fatih, ilmi başına saltanat tacı ile beraber taç eden bir sanatkârdı. Şairliği ve elimizdeki divanı bunun yüksek bir de&amp;shy;lilidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Hasan Ali Yücel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1897-Ö:1961)&lt;br /&gt;Devlet Adamı ve Yazar&lt;br /&gt;"Osmanlı tarihinin en büyük devlet adamları Halil Paşa&amp;shy;ları, Mahmut Paşaları gözünü kırmadan boyunlarını vurdu&amp;shy;rup öldürten Fatih'in, tuğralı fermanını yırtıp yerlere atan her kim olursa olsun ölümle cezalandırılması muhakkak iken bu&amp;shy;nu yapmaması ve müsamaha ile hareket etmesi, onun ilme ve ilim sahiplerine duyduğu saygının en canlı delilidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Samiha Ayverdi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1906-Ö:1993) Yazar&lt;br /&gt;"Fatih Sultan Mehmed, kendinden evvel ve kendinden sonra gelmiş serdar ve hükümdarlar arasında, askerî ve siyasî dehasını prensip ve gayesi yolunda bir vasıta olarak kullanmış müstesnalardan bir müstesnadır. Öyle ki, yaptığı ve yapmak istediği işlerin şuuruna varmış olan bu büyük serdarın, mace&amp;shy;ra ve fantezi adına atılmış tek adımını dahi tespit etmek mümkün değildir" (Abide Şahsiyetler, Kültür Bakanlığı Yayın&amp;shy;ları, İstanbul-1976, Sh:80)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Nihat Samı Banarlı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;(D:İ907~Ö:1974)&lt;br /&gt;Edebiyat Tarihçisi ve Yazar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı imparatorlarının belki en kültürlüsü ve en iyi terbiye görerek yetişeni idi. Onda bir taraftan, babasının büyük ehemmiyet verdiği ve bir hüküm darı, iyi hazmettiği takdirde, büyük insan yapan tasavvuf ter&amp;shy;biyesi; öte yandan daha çocuk yaşta iken iki defa babasının tahtına oturtulmak gibi bir hükümdarlık tecrübesi gelişmiştir.&lt;br /&gt;Fatih, bu terbiye ile bütün güzel sanatlardan, ileri ve serbest bir görüşle anlıyor; kendisi de şiir yazıyordu."istanbul'da ikinci Mehmed tarafından tesis edilen ve Fa&amp;shy;tih külliyesi diye anılan muazzam medrese teşkilatı, bir taraf&amp;shy;tan Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk üniversitesi, bir taraftan da o çağlar ilminin en büyük merkezlerinden biri olmuştur." (Resimli Türk Edebiyatı-Cilt:l, MEB Basımevi, İstanbul-1983, Slv.418)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Nurettin Topçu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1909-Ö:1975)&lt;br /&gt;Yazar&lt;br /&gt;"İstanbul Fatihinin eserini yalnız ülkeler fethinden ibaret sananlar aldanıyorlar. Onun bize bıraktığı eser, bundan daha büyük şeylerdir. Ve biz bu eserlere bugün dünden daha müh tacız, Eğer meşum kader, sonradan irademizi yerlere sermeseydi; İstanbul'un alınmasıyla değil, ondan önce ve daha mü&amp;shy;him olan Fatihin gelmesiyle bizde Rönesans başlayacaktı. Zira insanlığın tarihinde yepyeni ve benzeri görülmemiş bir hadise oldu: Âlim ve adıl bir hükümdar taze bir iman ile kıvranan bir kavmin basma geçiyordu. Tarih, kudretli hükümdarları çok görmüştü. Fakat bunların çoğu çakallar gibi saldırdığı beldeleri yıkarak medeniyetleri söndürmüş, kestiği kafalardan piramitler ve kuleler yapmış, kan avcılarıydı, insanlık bu gün onları nefretle anmaktadır..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ahmet Kabaklı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(D:1924-Ö:2001)&lt;br /&gt;Gazeteci, Yazar ve Edebiyat Tarihçisi&lt;br /&gt;"Fatih sultan Mehmed, devrinin seçkin şairlerindendir, Avnî mahlası ile şiirler bir divan dolduracak kaçlar çok şiir yazmıştır, Farsça beyitleri de vardır. Cihan tarihinde zaferleri ve kültür hamleleri ile devir açmış olan büyük vasıflı genç pa&amp;shy;dişahın, bazı gazelleri de devrinin büyük üstatları olan Neca&amp;shy;ti ve Ahmet Paşaları şiirleri ile kıyas edilecek değerdedir. Ki&amp;shy;mi şiirleri onlara nazireler şeklindedir. Onların da Avni’ye na&amp;shy;zireleri vardır.&lt;br /&gt;Genç dâhinin o kadar cenk, sefer ve uğraşmalar arasında, benliğinin içli, derviş, mert ve hayran temayüllerini tanı samimiyetle veren bu şiirleri yazmaya nasıl vaki bulduğu daima hayretle düşünülmüştür."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Onk. Dr. Haluk Nurbaki&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Yazar&lt;br /&gt;"İslam inancında önemli yeri olan tevekkül düşüncesini (uyuşukluk ve tembellik) sananlar için Sultan Mehmet'in tu&amp;shy;tumu ve davranışları örnek olmalıdır. Çünkü kesit ve kerame&amp;shy;tini yakından görüp inandığı Akşemseddin hazretlerinin fetih müjdesi karşısında asla gevşememiş, madde ve mânâ alanın&amp;shy;da en ufak bir hata ve gaflete düşmemek için bütün gücü ile ordusunu kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Onun stratejik bir tedbir olarak dört ay gibi bir sürede Rumelihisarı'nı inşa ettir&amp;shy;mesi, bugünün imkânlarıyla dahi olağanüstü bir başarıdır."&lt;br /&gt;(Zafer Dergisi, Mayıs 1995, Sayı: 101, Sh: 6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” , Mustafa Uslu, Papatya Yayınları, İstanbul, Nisan 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdulkadir Gök&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-8700380283100757259?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/8700380283100757259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=8700380283100757259' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8700380283100757259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8700380283100757259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2008/01/fatihin-fethi.html' title='FATİH’İN FETHİ'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R5PNI09W2HI/AAAAAAAAAw8/NixCqmMw2U8/s72-c/istanbul8ii.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-4172020721983587731</id><published>2007-12-15T15:59:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T16:09:56.489-08:00</updated><title type='text'>İKİNCİ ABDULHAMİD Video</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-b91cf3c36f2b2242" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v1.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Db91cf3c36f2b2242%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331420448%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D5FFC3F6061621E5331695FACB49F07B67FCE28C7.619F8C7C0371559C23F82D3A1C9A64959878908A%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Db91cf3c36f2b2242%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DgViWHwgOtXWhmBXqpJGfT0O4mpE&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v1.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3Db91cf3c36f2b2242%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331420448%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D5FFC3F6061621E5331695FACB49F07B67FCE28C7.619F8C7C0371559C23F82D3A1C9A64959878908A%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Db91cf3c36f2b2242%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DgViWHwgOtXWhmBXqpJGfT0O4mpE&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-4172020721983587731?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=b91cf3c36f2b2242&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/4172020721983587731/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=4172020721983587731' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4172020721983587731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4172020721983587731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/12/ikinci-abdulhamid-video.html' title='İKİNCİ ABDULHAMİD Video'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-3891591475699765387</id><published>2007-12-15T13:06:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:14.767-08:00</updated><title type='text'>TELEVİZYON VE SİNEMANIN KÜLTÜRÜMÜZ ÜZERİNE ETKİLERİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2RC9U9W1bI/AAAAAAAAAqY/Aja6rF8t28g/s1600-h/kuresel%2520aydinlanma%2520gorsel.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5144310295729460658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2RC9U9W1bI/AAAAAAAAAqY/Aja6rF8t28g/s320/kuresel%2520aydinlanma%2520gorsel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;TELEVİZYON VE SİNEMANIN KÜLTÜRÜMÜZ ÜZERİNE ETKİLERİ&lt;br /&gt;Abdulkadir Gök&lt;br /&gt;Sinema, televizyon, internet gibi görüntü iletimi yapan aygıtların keşfi ve kullanımının yaygınlaşması günümüzün en önemli olaylarındandır. Kabul edilmesi zor olsa da sinema ve televizyon çağımız insanlarını etkileyen, yönlendiren, biçimlendiren en önemli gelişmelerdendir.&lt;br /&gt;Televizyon bütün dünyada yaygınlaşıp insanlar arasında en ucuz eğlence aracı olarak yerini almasıyla birlikte her kültürden insanın evine girerek oralardaki esas yerini almıştır. İnsanların kimi işinden gelince, kimi evindeki işini bitirince, kimisi çocuğunu avutmak için yaptığı en kolay kaçış yolu televizyonun düğmesine basmak oluyor. Böylelikle televizyonun çekim dairesi içine girmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;Türk halkının evinde de başköşeye oturmayı başaran televizyon, hanımlar tarafından danteller ile süslenip; beyler tarafından ise evin en itibarlı yerine konmuştur. Daha sonra gerekli gereksiz birçok program aileler tarafından merakla ve sabırla beklenir hale gelinmiştir. Televizyona karşı bu ilgi açgözlü, kapitalist ve materyalist çevrelerce iyi değerlendirilip, kullanılmıştır. ”Öyle ki hırsızlar girmesin diye kapıları pencereleri sıkıca kapatıp üzerlerine kilitler vurmuşuzdur. Oysaki esas hırsızı başköşeye oturtup kültürümüzü çalması için” ona her gün uzun saatler ayırmışızdır. Böylelikle dünyada sinema salonlarında var olan kültür emperyalizmini bizler kendi arzumuzla evlerimize taşımışızdır. Bu da yetmiyor gibi her gün çocuğumuzu da yanımıza alarak hep birlikte televizyon kumandası elimizde kanaldan kanala zıplamaya başlamışızdır.&lt;br /&gt;Çocuklarımız kitaplar arsında zıplama yeteneği kazanarak ver elini Victor Hugo, Mevlana, Yunus Emre, Dostoyevski, Mehmet Akif, Dede Korkut, Tolstoy… Demesi gerekirken; ver elini paparazziler, tele voleler gece programları gibi bilmem daha nice gereksiz ve vakit öldürücü diziler, eğlence programları arasında zıplama yeteneği kazanmış. Hayatının çizgisini oluştururken, boş hayatların boş karakterlerini kendilerine örnek olarak seçmişlerdir. Bu kültürel çöküntü veya kültürel emperyalizm değil de nedir? Çocuklarımızı kendi ellerimizle ateşe atıyor; geleceklerini köreltiyor, aydınlık bir dünyadan uzaklaştırıyoruz. Daha sonra oturup bu halimize ağlıyoruz.&lt;br /&gt;Televizyonun özellikle gençlerimiz üzerinde ki etkileri çoktur. Bu etkileri iyiye kanalize etmeliyiz. Bu konuda birçokları düşüncelerini şöyle ifade etmişlerdir.&lt;br /&gt;“Televizyon akraba olduğu sinema ve tiyatrodan hangi nitelik(siz)leriyle ayırt edilebilir? Kişiselliği acımasızca yok eden bir canavar mı, dünyalar kadar bilgiyi odamıza taşıyan mucize mi?(1)&lt;br /&gt;“Haber, drama, eğlence ve paparazzileriyle sığ bir araç olan televizyonun her halükarda kendi kodlarını devreye sokmasının önüne geçilmeli. Seyirciyi aptallaştıran bir hülya makinesine hayır demenin ya da ehilleştirmenin yollarını aramalıyız.”(2)&lt;br /&gt;“Televizyon ülkemizdekilere bakınca bir iletişim değil iletim aracı olduğuna kuşku yok. İnsanların fanteziye olan ilgisini gözeten televizyoncular, bu iletiyle toplum muhayyilesini sistematik biçimde köreltiyorlar.” (3)&lt;br /&gt;İnsanları nasıl eğlendirerek gelir sağlayacaklarının yollarını araştıran televizyoncular bugün trajik durum üreten şeytani birer tuzağa dönüşmüştür.(4) Televizyonlarımız programlarıyla, dizileriyle, filmleriyle, reklâmlarıyla cinselliği, şiddeti besliyor ve bu öğeleri saf zihinlere hafife aldırıyor.&lt;br /&gt;“Televizyon modern toplumların bir kültür yağmasıdır; canavarı hatta şeytanıdır. Kitle kültürünü yaygınlaştıran ve meşrulaştıran televizyon için ‘eşitlikçi demokrasinin hizmet-karı’ diyenlerin kulakları çınlasın. Her ne kadar görüntü, eşitlik boyutunu vurguluyorsa da ekrandan fışkıran sığ ve kirlenmiş bilginin sonuçta tek boyutlu bir toplum oluşturmaya hizmet ettiği inkâr edilemez.(5)&lt;br /&gt;“Modern teknolojinin ürünü olarak sinema, çoğunlukla nefsin bir ucubesi olan hayali esas almıştır. Bilgisayar ve görsel efektlerin fazlasıyla devrede olduğu büyük Amerikan yapımları, insanı gerçekliklerden ve hakikatten uzak, tümüyle kurgusal bir evrene götürürler. Sinema bu yönüyle bir uyutma ve uyuşturma işlevine sahip olur. Yeniden döndüğümüz dünyada ruhumuzu koruyacak zihninize kılavuzluk edecek hiçbir hakiki bilgi ve duyuma sahip değilsinizdir.”(6)&lt;br /&gt;Sinemanın ve televizyonun kültür yağmalayan bir araç olduğunu, birilerinin bu teknolojiyi kullanarak kendilerinin reklâmlarını çok iyi yaptığını bilmeliyiz. Şöyle ki, teknolojiyi ve parayı elinde bulunduran bazı ülkeler kendilerini ve yaptıklarını masum gösterebilmenin, kültürlerini tanıtabilmenin, inançlarını sunabilmenin, düşüncelerini kabul ettirebilmenin, diğer kültürleri yozlaştırmanın en kolay yolunun sinemadan geçtiğini yıllar önce anlamışlar. Bu iş için milyarlarca dolar para harcamışlardır. Bu ülkelerin başında Amerika gelmektedir. İki yüz yıllık tarihi olmasına rağmen dünyaya meydan okuyor. Kendini dünyanın hâkimi ilan ediyor. Olmadığı halde kendine özgü ve hayal ürünü yüzlerce kahraman profili çizip bunları sinema yoluyla bütün dünya gençliğinin benliğine girecek tarzda sunmasını ve pazarlamasını biliyor. Amerika sinemayı bir sektör haline getiriyor. Öyle ki Hollywood şehri sinema ile özdeşleşmiştir. Devlet gerekli desteği ve imkânı sağlamıştır. Amerikan sineması sahipleri de bu sunulan fırsatları en güzel şekilde kullanmasını bilmişler. Hem para kazanmışlar hem de kendi doğrularını bütün dünyaya anlatmışlardır. Özellikle film şirketlerinin esas sahipleri olan Yahudiler birçok film de kendilerinin ifade etmenin, uluslar arası çıkarlarını sürdürmenin bir yolunu mutlaka bulmuşlardır.&lt;br /&gt;Türk Milleti olarak bizler ise binlerce yıllık şanlı tarihimizde gurur duyacağımız, anlatabileceğimiz binlerce olay olmasına rağmen ( bu olayların birçoğu çağ açıp çağ kapamış; insanların göçüne sebep olmuş, aşılmaz denilen denizler, geçitler, kaleler aşılmış ) bizler elimizde ki bu malzemeleri kullanmayı becerememişiz. Birçok başarılara imza atılmış olan tarihimizi, kültürümüzü dünya platformunda, evrensel bir dille anlatmayı başaramamışız. Oysaki dünya seyircisine sunulan; beyaz perdelere, oradan da cam ekranlara geçen Amerikalı imgesi yapmış olduğu pahalı yapımlarla bütün dünya gençliğini etkilediği gibi Türk gençliği üzerinde de hegomanyasını kurmuştur. Bu Amerikalı imgesi Türk kültürü üzerinde etkisini hayatın her kademesinde göstermiş ve göstermeye de devam etmektedir.&lt;br /&gt;“Yabancı milletlerin bu kültür yağması yetmiyormuş gibi yerli televizyonlar da özellikle çocuklar olmak üzere insanımızı istismar edici yayınlar yaparak tüketim çılgını ve tembel bir nesil oluşmasını sağlamışlardır.”(7)&lt;br /&gt;Televizyon insanı güzelliğe ve başarıya götürecek birçok faydalı etkinlikten alıkoymaktadır. Televizyon sayesinde insanımız kitap okumaktan, tefekkür etmekten sevmekten ve sevilmekten, çocuklarıyla ilgilenmekten uzak kalmaktadır. Televizyon sayesinde bu ve benzeri erdemli davranışlar bizlerin semtine uğramamaktadır. Peki, semtlerimize, hanelerimize uğrayıp konaklayanlar nelerdir? Tembellik, oburluk, bencillik, şehvet, kibir, kıskançlık gibi insanın benliğini kirleten, zihni ilerlemesini engelleyen alışkanlıklardır.&lt;br /&gt;Peki, insanımız niçin çok televizyon izliyor? Niçin az kitap okuyor? İnsan için görsellik zihninin algılamasına kolay gelen bir işlemdir. Zihni yormadan, zorlamadan birilerinin hazırladığı menü önüne gelir. Bir düğmeye basmayla istenilen bilgiler görüntüler eşliğinde hazır olarak insanın algılamasına sunulur. Oysa insan okuyarak zihnini çalıştırmış, beyni fonksiyonlarını zorlamış oluyor. Anlatılan olayları tasavvur etmeye çalışarak zihin jimnastiği yapmış oluyor. İzlemenin kolaylığı yanında okumanın izzeti mağlup oluyor.&lt;br /&gt;“Televizyon ruhsal ve zihinsel nitelikleri dumura uğratan bir araca dönüştüğü için insanımız düşünmek yerine birilerinin fikirlerini tekrarlamayı tercih ediyor. Seyirci görsel değil, körsel bir algı içinde beyni uyuşuk, muhayyilesi körelmiş bir hale gelmiştir. Televizyonun sigara ve alkol gibi tiryakilik oluşturması, tüketim hırsını kamçılaması, arzu ve ihtiraslarını körüklemesi, tutkularını sınırlandırma yeteneğini zayıflatması ve bu zihinsel alışkanlığın tutsaklığa dönüşmesi bizleri kaygılandırıyor. “(8)&lt;br /&gt;“Televizyonda herhangi bir şey öğretilmemekte örnek gösterilmektedir. Yani örnekler sözle anlatılmakta, canlandırılmaktadır. Acıma çağını kapatıp, zevk çağını açan televizyondur. Bu yeniçağda gençler, ortaokulla televizyonun karşılarına çıkardığı örnekleri gerçekleştirememek gibi zor bir durumda kalmakta, aynı zamanda bir şey biliyormuş gibi kendilerini beğenmektedirler. Aylak saatler ortadan kaldırılmalıdır.”-PASSOLİNİ-(9)&lt;br /&gt;Öyleyse izleyici olarak bizlere ve yayıncı olarak kanal sahiplerine büyük sorumluluklar düşmektedir. İzleyici olarak, televizyon konusunda tutarlı, seviyeli ve disiplinli davranmalıyız. Yayıncılardan da fikir ve ruh dünyamızı ifade eden seviyeli programların artırılıp, yayınlanmasını istemeli ve beklemeliyiz.&lt;br /&gt;”Sanat hakikat değildir, fakat insanı hakikate götüren en büyük yalandır.”-PİCASSO-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;—Sadık YALSIZUÇANLAR, Televizyon ve Kutsal, Timaş Yayınları, 1997 (1.2.3.4.5.6.7.8.)&lt;br /&gt;—Atilla DORSAY, Sinema ve Çağımız–1, Hil Yayınları. Nisan 1984 (9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-3891591475699765387?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/3891591475699765387/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=3891591475699765387' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/3891591475699765387'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/3891591475699765387'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/12/televizyon-ve-sinemanin-kltrmz-zerine.html' title='TELEVİZYON VE SİNEMANIN KÜLTÜRÜMÜZ ÜZERİNE ETKİLERİ'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2RC9U9W1bI/AAAAAAAAAqY/Aja6rF8t28g/s72-c/kuresel%2520aydinlanma%2520gorsel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-4498208162045508207</id><published>2007-12-15T12:51:00.001-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:14.950-08:00</updated><title type='text'>Zaman Muamması</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q-jE9W1aI/AAAAAAAAAqQ/GZl3iFxmz78/s1600-h/saat.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5144305446711383458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q-jE9W1aI/AAAAAAAAAqQ/GZl3iFxmz78/s320/saat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Zaman Muamması&lt;br /&gt;Bizim, ileri ülkelerden, ne fizikî güç ne de ma’nevî değerlere sahib olma bakımından herhangi bir eksiğimizin olduğu kat’iyyen söylenemez. Ne var ki zamana sözünü geçirme, onunla içli-dışlı olma ve onun her parçasını bir pırlanta gibi değerlendirmeden yana, onlardan geri, hem çok geri olduğumuz da bir gerçektir.&lt;br /&gt;Zaman, üzerinden geçilip gidilen bir boşluk değil; o, yakalanıp kullanılacak bir cevher, her günkü piyasa ve pazarın en kıymetli metâı ve dünya ticarethânesinde insanoğluna bahşedilmiş bir ana-para ve sermayedir. Dün ve bugün, zamanın sırrını kavrayanlar, eşyâ ve hâdiselere nüfuz ede ede onda var olmanın özünü keşfettiler. Zamanı bir boşluk telakkî edenler ise onun öğütücü dişleri arasında eriyip gittiler.&lt;br /&gt;Eğer mazideki şerefli yerimizin yeniden kazanılması, ihtişam dönemimizin bir kere daha yaşanması ve milletlerarası işlerde, muvazene unsuru olmamız arzu ediliyorsa; evvelâ; zamana hâkim olmanın yolları araştırılmalı, bu ilâhî sermayenin zerresi dahi heder edilmemeli ve onu, en iyi şekilde değerlendirme usûl ve metodu nesillere ezberlettirilmelidir.&lt;br /&gt;Geçmişimizin sımsıkı elde tutulması, geleceğe ait plân ve projelerin bu düşünce üzerinde gerçekleştirilmesi; bunları yaparken de herşeye, içinde yaşadığımız zamanı idrak adesesiyle bakılması bu yolun biricik esasıdır. Yoksa dün mutlu ve şanlı imişiz; bugüne faydası ne? Halihazır ve umûmî durum, rahat ve saadet bahşediciymiş; yarınlara bundan ne kalacak? Gelecek, hayâller üzerinde sırça saraylarsa bugünün bedbahtlarına kazandıracağı nedir? Evet, geçmiş, başlarda bir tâk gibi görülüp onunla övünülmelidir ama gelecek için de ölesiye gayretlerle, o seviyede hazırlanılmalıdır ki; o şanlı mazîler, kitapların güve düşmüş sayfalarında birer süslü üsture olarak kalmasın..!&lt;br /&gt;Her zerresi bir hikmet dünyası, her lâhzası bir ders alma devresi olan varlık -ona dikkatle bakan uyanık ruhlar için- teşhir edilen her sayfasıyla gönüllere ilham kaynağı bir kitap, ondan duyulacak her ses de marifet aşılayan bir hitabdır.&lt;br /&gt;Pırıl pırıl güneşi, masmavi semâyı, sonsuzluk düşüncesiyle kaynayıp duran uçsuz-bucaksız denizleri seyretmek; yer yer zirveler ve ovalar arasında, yerin halifesi şuuruyla çevreyi temâşâ edip durmak; teleskoplarla mekânın derinliklerini gözetleyerek uzak yıldızlarla yüz yüze gelmek; mini mini böcekler âlemine inerek onlarla içli-dışlı olmak; baharların, yazların, sonbaharların, kışların peşi peşine akıp gitmesi içinde tabiat hâdiselerini sezmeye ve tanımaya çalışmak; göz ve kulakların muhteşem dünyası üzerinde tekrar tekrar durup düşünmek; ormanların derinliklerindeki vahşî gürültüleri, rüzgârların tatlı esişini, ağaç hışırtıları ve yaprak sesleriyle beraber duymağa çalışmak; otların, ağaçların dallarında taht kurmuş gündüzün yanık bağırlı gazelhânlarını, gecenin beliğ hatiblerini dinlemek; mabedler ve başka san’at eserlerinin sîmalarında, dâhîyâne çehreleri görmeğe çalışmak; sıcağı-soğuğu, acıyı-tatlıyı, güzeli-çirkini peşi peşine seyredip zıtlardaki bütünleştirici ruhu görmek; hayatın her saniye, her salise, her âşiresine.. başka başka tefekkür tabloları takarak geleceğin dünyalarını, ruh ikliminde ve dış âlemde, ortaya koyacağımız yeni terkip, yeni tahlil, yeni buluş ve yeni keşiflerle selâmlamak... Evet, bütün bunlarla var olmak, varlığın akışına hız kazandırmak, sonra da bir hiç gibi sıyrılıp devreden çıkmak... İşte zamanla bütünleşmenin aydınlık yolu..!&lt;br /&gt;Zamanın kısalığından dem vuranlar, çalışıp düşünmeye vakit bulamamadan şikayet edenler ve hep zamana sövüp ondan dert yananlar varsın gaflet ve dalâletlerinde bocalaya dursunlar; zamanın her parçasına ruhunun ilhamlarını işleyen büyük ruhlar, onu olduğundan daha fazla ve daha geniş bulmuş ve bu ilâhî armağanı değerlendirerek eşyâ ve hâdiselerin her yanını didik didik etmişlerdir. Gazâliler bu dikkat ve teyakkuzla varlığın verâsındaki gerçeği sezerek, onda ikinci bir varlığa ermiş; Mevlânalar, zamanın coşturucu soluklarıyla kendilerinden geçmiş ve bir velvele olarak cihanın her yanını sarmış; Newton’lar, bir elmanın yere düşmesi gibi en küçük hâdiseleri dahi değerlendirerek, kâinat kitabının sînesindeki “çekim kanunu”nu keşfetmiş ve zamanın herşeye yetebileceğini ispatlayıp ortaya koymuşlardı. Zamanla bütünleşmiş bu üstün kametler, geçmişin mirasını, en iyi şekilde değerlendirmiş, yaşadıkları devri tekrar tekrar hallaç etmiş, görünüp bilinecek noktaya çıktıkları andan itibaren de dünyanın dört bir yanında saygıyla selâmlanmış ve en sert kayalar üzerinde yeşeren tohumlar gibi, en ibtidâî toplumların vicdanlarında dahi kök salmışlardır.&lt;br /&gt;Geleceğin bahtiyar nesilleri, zamanı değerlendirmesini bilecek; düşünürken çalışmayı, çalışırken okumayı, okurken de ideâlleri uğrunda hizmet vermeyi ihmâl etmeyecek, daima canlı, daima renkli olmasını bilecektir.&lt;br /&gt;A.Şahin -***-&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-4498208162045508207?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/4498208162045508207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=4498208162045508207' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4498208162045508207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4498208162045508207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/12/zaman-muammas.html' title='Zaman Muamması'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q-jE9W1aI/AAAAAAAAAqQ/GZl3iFxmz78/s72-c/saat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-8330704018706513809</id><published>2007-12-15T12:31:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:15.125-08:00</updated><title type='text'>GENÇLİĞE HİTABE/Necip Fazıl Kısakürek</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q6uU9W1ZI/AAAAAAAAAqI/qn6psnFGS14/s1600-h/1958924-b1b94972d0ddbc8b.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5144301241938400658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q6uU9W1ZI/AAAAAAAAAqI/qn6psnFGS14/s320/1958924-b1b94972d0ddbc8b.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;GENÇLİĞE HİTABE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik..."Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allahın, Kur'ân'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri, yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önündedimdik bekleyen bir gençlik...Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün dâvacısı bir gençlik...Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardıcı olamzsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" ; Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik..."Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dörmüş ailesi ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecekdestanlık bir meydan savaşı içinde ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır! Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Allahın selâmı üzerine olsun...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-8330704018706513809?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/8330704018706513809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=8330704018706513809' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8330704018706513809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8330704018706513809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/12/genlie-hitabe.html' title='GENÇLİĞE HİTABE/Necip Fazıl Kısakürek'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Q6uU9W1ZI/AAAAAAAAAqI/qn6psnFGS14/s72-c/1958924-b1b94972d0ddbc8b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-8818363865321313026</id><published>2007-12-13T08:34:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:15.297-08:00</updated><title type='text'>KÜÇÜK ŞEY YOKTUR</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Ff4i-Lq_I/AAAAAAAAAqA/lqOwpG2fNdU/s1600-h/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C5%9Fey.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143497674498747378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Ff4i-Lq_I/AAAAAAAAAqA/lqOwpG2fNdU/s320/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C5%9Fey.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;KÜÇÜK ŞEY YOKTUR&lt;br /&gt;Acaba okumayı biliyor muyuz? Kitapla birlikte bütün bir kainatı okumayı başarabiliyor muyuz? Etrafımızdaki her şeyi okuma adına neler yapabiliyoruz? Evet, gördüklerimiz veya varlığına inandığımız ama göremediklerimiz, var olan bütün varlıkları okuyabilmeyi başarabiliyor muyuz? Küçük olan ama büyük işler başaran o müthiş varlıkları okuyabilmekten bahsediyorum. Bizler güneşin varlığından haberdar olarak yaşarız. Her sabah uyanınca bize varlığını ve sıcaklığını hissettirir. Ama göremediğimiz ve bilemediğimiz güneş gibi önemli birçok varlık vardır. Hayatımıza yön verenler belki de küçük şeylerdir. Varlığını bildiğimiz ama önemsemediğimiz nice küçük varlık bizlerin yaşamasına vesile oluyorlar. Bir küçük su damlası insanın temelini oluşturuyor. Küçük bir çekirdek büyük bir ağacın fihristesini oluşturuyor. Bu ve benzeri olaylar bizlerin hayata ve varlıklara bakış açımızı yeniden ele almamızı gerektiriyor. Bizler varlığımızı devam ettiriyor isek bütün bunlar bizleri ve bütün her şeyi var eden böyle istediği içindir. Bu yüzden biz eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insanlar, hayata ‘Yaratılanı sev yaratandan ötürü’ düsturunun açtığı pencereden bakmalıyız. Bu düşünceler ile yoğrulmuş bir kitap olan Küçük Şey Yoktur isimli kitabı okuduktan sonra burada bahsi geçen birçok meseleden sadece birkaç pasajı burada sizlerle paylaşıp, varlıklara baktığımız pencerenin önemini anlamaya çalışacağım. Kitapta küçük gördüğümüz davranışlar ve varlıkların nasıl büyük işler başarmaya gebe olduğu örnekleriyle anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;*Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır. (Goethe)&lt;br /&gt;“Vaktiyle koskoca bir gemide küçücük bir cıvata vardı. Bu, iki büyük çelik levhayı birbirine bağlayan küçük cıvatalardan biriydi. Gemi Hint Okyanusunda yol alırken bu küçük cıvata, birden bire laçka olmaya başladı, düşme tehlikesi ile karşılaştı. Öteki cıvatalar,’Sen düşersen bizde düşeriz!’diye seslendiler. Geminin teknesindeki perçinlerde ,’Bizde çok sıkışığız bizde laçka olalım’’dediler. Bunu duyan demir kaburgalar ise ’Ne olur yapmayın diye yalvardılar. ‘Siz tutmazsanız biz mahvoluruz!’. Derken küçük cıvatanın niyeti yıldırım hızıyla bütün gemiye yayıldı. Gemi titremeye başladı. Bunun üzerine bütün kaburgalar, levhalar, cıvatalar, en küçük perçinler el ele verip, küçük cıvataya bir elçi gönderdiler. Küçük cıvata yerinde kalmalıydı. Aksi halde gemi parçalanacak, içlerinden hiçbiri vatana kavuşamayacaktı.&lt;br /&gt;Küçük cıvata kendine bu kadar önem verilmesine çok sevindi ve olduğu yerde kalacağını bildirdi. (R.Kipling)”&lt;br /&gt;İnsan neden büyük şeylerin hayalini kurar, hep büyük şeylerden korkar, küçük şeyi küçümser?&lt;br /&gt;Her şeyin her şeyle ilgisi bilinirse, küçük şeylerin önemi daha çok anlaşılır.&lt;br /&gt;Küçüklük değil, görülen iş önemlidir.&lt;br /&gt;Vücut denen fabrika, bir hipofiz guddesi çalışmazsa çalışmaz. Hardal tanesi büyüklüğündeki insan belleği ise, beyinden koparılırsa, insan korkunç bir karanlık, hiçlik içerisine düşer. Vücuttaki trilyonlarca hücreye her an oksijen yerleştirilmesi gerek. Bu hayati görevi, ancak mikroskopla görülebilen kandaki alyuvarlar yapar. Akciğerden oksijeni alır, kalbin pompalamasıyla tüm vücuda dağıtır, sonrada karbondioksiti alarak tekrar akciğerlere döner. Ya akyuvarlar? Vücut kentine giren mikroplara karşı kahramanca savaşır. Daha da küçük olan trombositler ise kanamayı durdurur.&lt;br /&gt;Küçük, büyük işler yapar. Mercan Adaları’nın, ancak mikroskopla görülebilen canlılar tarafından inşa edilmiş olduğu kimin aklına gelir?&lt;br /&gt;Bir küçük bulut parçası, güneşin önüne geçip, gölge olur ışığa. Bir tutku ise engel olur gerçeği gözlemeye. Küçük bir ateş, tonlarca odunu yakıp küle çevirir. Kıskançlık da bir ömrü dolduran sevapları sonunda yer tüketir. Bazen kurtuluşa özlem, yumuşak bir ses tonundan doğar. Bir kaba davranış ise, kalbi birden kilitler. Küçük şeyler küçümsemeye gelmez. Kaleyi fethetmek için, küçük bir menfez yeter. Küçük fakat etkili bir söz, ruhu istila eder. Kavgayı çoğu kez küçük bir söz başlatır, yangını küçük bir alev.&lt;br /&gt;Küçük bir şüphe, huzuru, mutluluğu kabartır, bazen de gerçeği doludizgin artırır. Kalbin kilidini ise bazen küçük bir çiçek açar. Bazen de her şeyin, herkesin aciz kaldığı yerde, öfkeyi söndürür küçük bir gülümseyiş. Kaybımız ve kazancımız hep küçük şeyler yüzünden olur.*&lt;br /&gt;Mukaddes dudaklardan kutsi sözler dökülür küçüklük adına. Bazen küçük bir iyilik bizleri cennete götürür, bazen de küçük gördüğümüz günahlar ve davranışlar bizi cehenneme götürür. “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez. (Hz. Muhammed) “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlayan: Abdulkadir Gök&lt;br /&gt;* Küçük Şey Yoktur, Kemal Ural, Şule Yayınları, 1996&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-8818363865321313026?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/8818363865321313026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=8818363865321313026' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8818363865321313026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8818363865321313026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/12/kk-ey-yoktur.html' title='KÜÇÜK ŞEY YOKTUR'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R2Ff4i-Lq_I/AAAAAAAAAqA/lqOwpG2fNdU/s72-c/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C5%9Fey.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-6225375943463398740</id><published>2007-11-24T15:01:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:15.884-08:00</updated><title type='text'>BİR GARİP İNSAN</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R0itvc138NI/AAAAAAAAAow/4DujQvE_-Oo/s1600-h/Alone____by_omegablue.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5136546405723664594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R0itvc138NI/AAAAAAAAAow/4DujQvE_-Oo/s320/Alone____by_omegablue.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR GARİP İNSAN&lt;br /&gt;Öyle bir âlemde yaşıyoruz ki, bu âlemde İnsanı hesaba katmadan hiçbir şey yapılmıyor.(*) Her şey insanın etrafında gelişiyor. Yaratılan her şey yine insanoğlu için yaratılmıştır. Bu sunulanlar karşısında insanoğlu kendine verilen değeri düşünmelidir. Niçin dünyaya geldiğinin sorusunu vicdanına sormalı ve cevap aramalıdır. Bu dünyanın ve yaptıklarımızın bizi nerelere götürebileceğinin hesabını yapmalıdır. “İnsan her şeyi ile anlaşılması güç bir varlıktır. İnsan dışındaki her canlı dünyaya gelirken, başka bir âlemde yetiştirilmiş gibidir. Ancak insan ise en mükemmel varlık olmasına rağmen, bütün yeteneklerden mahrum ve aciz biri olarak dünyaya gelir.”(*) Ona verilmiş olan akıl, zihin, irade, hürriyet, his ve ruh sayesinde bu dünyada kendini ispat edip mükemmelliğe veya derbederliğe geçiş yapar. Necip Fazıl ne güzel ifade etmiş insanı; İplikte büklüm, suda bir anlık suret. İnsanda hep iyinin güzelin tohumları vardır. Kötünün ve çirkinliğin tohumları yoktur. Bizler özümüzde olana; iyiliğe, güzelliğe yönelmeliyiz.&lt;br /&gt;“ İnsanı insan yapan amillerin başında akıl gelir. Ama insana akıl olgunlaşmış ve gelişmiş bir halde verilmemiştir. Basit ve kapalı olarak verilmiştir. Önüne bir harita konmuş ve mevcut yetenekleriyle bu aklı inkişaf ettirmesi istenmiştir.”(*) Kimileri bunu en güzel şekilde becerirken kimileride bu yeteneği kötülüğün, nefretin ve cinnetin oluşması için yanlış şekilde kullanmıştır. Sonuç itibariyle de her iki âlemde de hüsrana uğramıştır. Şair aklı çok güzel ifade etmiş.&lt;br /&gt;Akıl akıl olsaydı ismi gönül olurdu.&lt;br /&gt;Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu. (N.Fazıl)&lt;br /&gt;“ Doğan her insan geleceğin büyük adamı olma istidadıyla bu dünyaya gelir.” Ancak bunu başaranların sayısı dünyaya gelenlerin sayısının yanında pek azdır. Demek ki hepimiz dünyaya gelirken potansiyel bir güç halindeyiz. Bu gücü yanlış eğitimler ya da eğitimsizlikler ile olumsuz çevre veya olumsuz örnekler ile kullanılamaz hale sokuyoruz.&lt;br /&gt;Bunlar insan olarak bizlerin inkişafını bu güne kadar etkileyen etkenler halinde karşımıza çıkmıştır. Halen çıkmaya devam etmektedir. Bundan sonra neler yapabileceğimiz konusunda kafa yormamız gerekiyor. Her birey kendince çözümler bulmuştur. Kısa vadede veya uzun vadede başarıya ulaşmıştır. Ne mutlu onlara ki bunun üstesinden gelebilmişler. Ama madalyonun diğer yüzünde bu meselenin nasıl çözüleceği konusunda bir fikir veya harekât planı olmayan kişilerde etrafımızda mevcuttur.&lt;br /&gt;Sorumluluk sahibi bir insan olarak kendimize ve etrafımızdakilere karşı neler yaptığımızı veya yapamadığımızı gözden geçirmeliyiz. Daha sonra haykırmalıyız. Ne olur dönün artık özünüze. Her şey özümüzde saklı diye… Bu insanımızı yerden kaldırıp göklere, yücelere çıkartmak için; gören gözler, işleyen eller, parıldayan zihinler lazım. Sorumluluk sahibi vicdanlar lazım. Nefret dolu değil, sevgi dolu yürekler lazım.&lt;br /&gt;Karşımızda vicdanı aç, aklı aç, ruhu aç, gönlü aç olan nesiller var. Bunları bizler doğru kanallar ve yollarla beslemesek aç olan bu nesiller karşısına çıkacak olan her şeye saldırır. Bunlar kendi bünyesine vereceği zararları veya sonunu düşünmezler. Bizlerin sorumluluğu nesillerin fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla sona ermez. Esas vazifemiz aç olan sinelerin gerektiği şekilde doyurulmasıdır. Gençlerimizin zihinlerine ve yüreklerine bir sülük gibi yapışarak içindeki zehri akıtmak isteyen bir sürü art niyetli kişiler mevcuttur. Bu mevcudiyetin karşısında bizler daha duyarlı ve şuurlu bireyler olarak sorumluluklarımızı yerine getiren ve getirmeye çalışanlardan olmalıyız.&lt;br /&gt;“Geleceğe karşı gözü kapalı kalmak bir körlük ise, geçmişe karşı alakasızlıkta bir talihsizliktir. Evet, sadece mazinin türküleriyle avunanlar gözü kapalı nasipsizler, geçmişin mirasını reddedenlerde de bir kısım köksüzlerdir.”(*)Kararlı ve azimli bir gençlik beklentisinin yanlış olmaması temennisiyle evvela gençlerimizi iyi anlamalı, onların dertlerini iyi teşhis etmeliyiz ki ona göre de çözümler bulalım. Gençlerimizi bıktırmadan onlara bazı hasletleri sevdirebilmeliyiz. Onların geçmiş ile gelecek bağlantısının sağlıklı bir şekilde oluşturmasına zemin sağlamalıyız. Bu tabloyu Cemil Meriç’in mükemmel ifadeleriyle buluşturalım.”İrfanımızı maziye bağlayan köprüleri berhava ettik… Düşünce yok artık. Kinler de sevgiler de bir takım işaretlerin emrinde. Aslında bugün içinde bulunduğumuz boşluk maziyi iyi tanımayışımızdan doğmaktadır. Bu itibarla bizden öncekilerin neler düşündüklerini, neler tavsiye ettiklerini bilmek, yazdıklarını yeni harflere çevirmek, okumak, okutmak, tartışmak zorundayız. Neden böyle düşünüyorlardı, nerelerde hata yapmışlardı? Çare? Zindanımızı yıkmak, mimarı ve işçisi cehaletimiz olan zindanı. Önce kendimizi tanımalıyız. Nasıl bir tarihin çocuklarıyız? Ne soran var ne bilen. Birleşmek ve düşünmek zorundayız! Bu zincirleri ne zaman kıracağız? Kendi kendimize vurduğumuz zincirleri…” Bu köprüde bir boşluk olmamalı ki, gençlerimiz geçmişini bilen ve seven aynı zamanda geleceğe ulaşmak için gayretlerini en üst seviyede kullanan bir nesil haline gelsinler. Gençlerimizin ruhları ve zihinleri kültürümüze ve özümüze ait mülahazalar ile doldurulmazsa; gençler mutlaka boş kalan yerleri dolduracaklardır. Bize ait meseleler vicdanlarımızda yer etmezse, evlerimizin başköşelerinde özümüze ait meselelerin sesi ve soluğu yerine, ayrık otlarının sesi yükselirse bu gençliğin geleceği adına sağlıklı temeller atmış olamayız. Sevgiyi, ahlakı, ilmi, imanı, tarihi öğrenmesi ve bunları özümsemesi gereken bir nesil sadece vücudunun ihtiyaçlarını giderirse bu gidişat bir yerde sorun oluşturur. Karşımıza bir eğlence topluluğu çıkabilir. Bizlerin istediği veya dünyanın geleceği hususunda söz sahibi olacak olan nesiller bu tip nesiller değildir. Geleceğe damgasını vuracak olan nesil geçmişte olduğu gibi ancak bir irfan neslidir. Bir bilgi neslidir. Bir kültür neslidir. Bir hikmet neslidir. Bir sevgi ve hoşgörü neslidir. Geleceği aydınlık hale getirecek olan gençlik; inanç ve bilim kanatları ile hareket etmeyi becerebilen kişilerden oluşacaktır.&lt;br /&gt;Gençlerimizin de tarihimizde başarılara imza atmış olan Fatihler, Yavuzlar, gibi pırlanta insanlar olarak başarıyı yakalamalarını istiyorsak bu şahsiyetlerin iyi anlaşılması ve iyi irdelenmesi gerekiyor. Acaba bir Fatihin hayalleri neydi, yaşantısı nasıldı? Çocukluğunda ne gibi uğraşlar ve çalışmalar ile meşguldü? Bir amacı var mıydı? Acaba amaçsız biri olarak tesadüfen mi İstanbul’u fetih ederek bir çağ açıp, bir çağ kapadı? Bu azmin ve inancın zaferidir. Zaferin perde arkasını incelediğinde fatihin çocuk yaşta idealleri olan biri olduğunu göreceğiz. Bunu da biraz incelediğimizde ise fatihin çok kitap okuyan, geçmişi bilen ve geleceğe kilitlenmiş biri olduğunu göreceğiz. Daha küçük yaşlarda hayallerini İstanbul’un fethi süslüyordu. Bedenin ve nefsin fethi değil.&lt;br /&gt;Bizler yaşantımızla çocuklarımıza örnek olamıyorsak o gençler kendilerine bir model bulurlar. Öyleyse en kısa zamanda çocuklarımızı tarihimizde isimleri altın harflerle yazılmış ecdatlarımızla tanıştırarak onların dünyasının boyutunu ve rengini değiştirmeliyiz. Bu sayede evlatlarımız kendini tanısın. Gençler bizlerden sevgi, saygı, anlayış, himaye ve ilgi bekliyor. Biz ise gençlerimizden akıl, ruh ve kalp üçlüsünü bir arada bünyesinde bulundurarak bu özelliği ile mazi ve ati köprülerini güçlendirmelerini bekliyoruz.&lt;br /&gt;İnsanoğlu tarihi seyri içinde hiçbir zaman elindekinin kıymetini bilememiştir. Zaman gösteriyor ki bu gidişatla da bilemeyeceğe benziyor. Evet, insanoğlu olarak hep elimizde olmayanların peşinde gideriz. Elimizdekileri kaybeder daha sonra onlara ahu efgan ederiz. Bizler evlatlarımıza ellerindeki hayatın, zamanın, inancın, vatanın, gençliğin ve kültürel değerlerin kıymetini bilmeleri konusunda yardımcı olmalıyız. Onların daha güzel bir dünya için hayata nasıl bakmaları gerektiği konusunda ipuçları vermeliyiz. Amaçsız, hedefsiz boş hayallerin ve zevklerin deruni acılarını tatmamaları için gerekli tedbirleri almalıyız. Lezzetli görülen acı lokmaları tatmamaları için elimizden geleni yapmalıyız. Zor görülen ama sonu leziz olan lokmaları yemeye doğru onların yollarını aydınlatmalı ve başarılı olmalarını temenni etmeliyiz.&lt;br /&gt;Bütün gençlerimizin ten sevdasından uzak, hakiki sevdaya yakın olmaları temenni ve niyazıyla muhabbetlerimi sunarım.&lt;br /&gt;Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir.&lt;br /&gt;Avalim sende pinhandır, cihanlar sende matvidir. (M.AKİF)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Çağ ve Nesil, A.Şahin, TÖV Yayınları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdulkadir GÖK&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-6225375943463398740?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/6225375943463398740/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=6225375943463398740' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/6225375943463398740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/6225375943463398740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/bir-garip-insan.html' title='BİR GARİP İNSAN'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/R0itvc138NI/AAAAAAAAAow/4DujQvE_-Oo/s72-c/Alone____by_omegablue.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-4157894059536541758</id><published>2007-11-21T13:43:00.000-08:00</published><updated>2007-11-21T15:11:43.035-08:00</updated><title type='text'>Sakarya Türküsü</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-1825306c077f7f3d" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3D1825306c077f7f3d%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331420448%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D58B43D2652A3B30932376165FE409348C2170B33.53389225F83F21A7ACDCC098741E4067DF47FC72%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D1825306c077f7f3d%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DEBhQ-D8gVISiBiN4DMu1lcCm_Zo&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v2.nonxt6.googlevideo.com/videoplayback?id%3D1825306c077f7f3d%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331420448%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D58B43D2652A3B30932376165FE409348C2170B33.53389225F83F21A7ACDCC098741E4067DF47FC72%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D1825306c077f7f3d%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DEBhQ-D8gVISiBiN4DMu1lcCm_Zo&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-4157894059536541758?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=1825306c077f7f3d&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/4157894059536541758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=4157894059536541758' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4157894059536541758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/4157894059536541758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/sakarya-trks.html' title='Sakarya Türküsü'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-7057127385351899997</id><published>2007-11-16T16:40:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:16.060-08:00</updated><title type='text'>ERDEMİN PENCERESİNDEN FAZİLETİN ZİRVESİNE</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rz45T8138LI/AAAAAAAAAoc/_5NCZd4w68E/s1600-h/1_1280X800.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133603640161333426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rz45T8138LI/AAAAAAAAAoc/_5NCZd4w68E/s400/1_1280X800.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;ERDEMİN PENCERESİNDEN FAZİLETİN ZİRVESİNE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İçinde yaşadığımız şu debdebeli dünyada, değerlerin altüst olduğu bir yaşamda birey olarak hepimiz erdemli olmayı isteriz. Erdemli olarak yaşamayı amaç haline getiririz. Evlatlarımıza erdemli olmayı öğretir ve erdemin öneminden bahsederiz. Ama erdem ne manaya gelir desek bilmeyiz. Kimler erdem kelimesinin mahiyetini izah edebilir? Birçok kişi bu soruya doğru cevap verebilir. Ama zannımca yeterli değildir. Hiç düşündünüz mü erdem kelimesinin mahiyetini? Acaba erdem kelimesinin kapsamına hangi değerler girer? Alçak gönüllü olmak, yiğit olmak, doğruluk timsali olmak erdem kelimesinin mahiyetini açıklar mı dersiniz? Tabi ki bu ahlaki değerler erdemin çatısı altında barındırdığı örnek değerlerden birkaçı. Oysaki erdem daha mahiyetli bir ahlaki değerler topluluğunun isimleşmiş halidir.&lt;br /&gt;Erdem kelimesinin bugüne kadar birçok kişi tarafından tarifi yapılmıştır. Evvela Türkçe sözlükte bu kelimenin ne manaya geldiğine bir bakalım. “ Erdem; ahlakın övdüğü iyilikçilik, yiğitlik, doğruluk, alçak gönüllülük gibi niteliklerin genel adı, fazilet, insanın ruhi olgunluğu” gibi manaları ifade ediyor. Bu tanım benim erdem kelimesi üzerine düşünmeme neden oldu. Oysaki biz bu kelimeyi alelade bir şekilde kullanıyorduk İçerdiği mahiyeti tam anlamıyorduk. Erdem kelimesinin mahiyetini tam anlama adına bugüne kadar bu kelime üzerine söylenen sözlerden birkaçına burada yer vermek istiyorum. Bu sayede erdem kelimesi üzerine daha detaylı ve anlamlı bir beyin fırtınası yapmış olacağız.&lt;br /&gt;· Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud / 112)&lt;br /&gt;· Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir. (Berkeley)&lt;br /&gt;· İnsanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. Bunun için erdem gerekir. (Kong Fu Tsev)&lt;br /&gt;· Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. / Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok. (Mevlana)&lt;br /&gt;· Erdem benzerine iyilik etmektir. (Voltaire)&lt;br /&gt;· Erdem, düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir. (Descartes)&lt;br /&gt;· Faziletli insan, salim düşünen insandır. (A.Şahin)&lt;br /&gt;· Faziletli olmak, hazır zaman gibi, geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek, mazinin ve istikbalin en mümtaz insanlarıyla ruhen beraber bulunup, onların tasvip ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak, atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demektir. (A. Şahin)&lt;br /&gt;· İnsanımıza mutluluk vadedenler evvela onu faziletle donatmalıdırlar. (Dahhak)&lt;br /&gt;· Cümleler doğrudur sen doğru isen, / Doğruluk bulunmaz sen eğri isen. (Y. Emre)&lt;br /&gt;Bu ve benzeri açıklamalar erdemi açıklamaya yeterli olmayabilir. Çünkü “Yarınlar erdemli insanların omuzlarında yükselecektir. Bugünün erdemli insanları içlerinde barındıkları ışıkla geleceği aydınlatan nesil olacaklardır. İçinde bulunduğumuz toplumu kış sinekleri gibi uyuşturan her düşünce, her hareket, erdemli insanların gayretiyle ve azmiyle bertaraf edilecektir. Ter ü taze bahar kokuları gibi milletimize ikinci bir yükseliş yaşatacaktır.”(1) Bütün ulvi davalar o davaya gönül vermiş fazilet sahibi, fedậkar insanlar tarafından hedefine ulaşabilir. Mehmet Akif bu tabloyu şu veciz ifadeler ile izah eder. “ Ulvi gayelere müteveccih bulunan emekler, hicrana uğrasa da hüsrana uğramazlar.” Bütün bu cümleler insanın farklılığına işaret etmektedir.&lt;br /&gt;İnsan bu alemde diğer canlılardan daha üstün olarak yaratılmıştır. Bu farklılığını ancak erdem veya fazilet olarak adlandırdığımız ahlaki değerler ile süslemelidir ki gerçek fazilet sahibi olsun. Gerçek fazilet sahibi insan kendi yanlışlarını görür düzeltmeye çalışır, başkalarının hatalarıyla uğraşmaz. Aynen güneş misali her tarafa ışık gönderir. Fertler kendilerini fazilete götüren vasıflarla efsaneleşir, milletleri uğrunda katlandıkları fedậkarlıklarla ebedileşir. “ Kim büyük fikirler için yaşıyorsa kendini düşünmeyi unutur.”(Feverbach) Faziletin bu boyutuna tarihimizin şeref levhaları içinde vereceğimiz birçok örnek vardır. Arif Nihat Asya’nın da ifade ettiği gibi,&lt;br /&gt;Nerde kaldı o çağlar ki,&lt;br /&gt;Analar aslan doğururdu.&lt;br /&gt;Hilkat insan çamurunu,&lt;br /&gt;Destanlarla yoğururdu.&lt;br /&gt;Nerde o yiğitler ki gür,&lt;br /&gt;Sesleri ülkeyi bürür.&lt;br /&gt;“Yürü” dese dağlar yürür,&lt;br /&gt;“Dur” dese dağlar dururdu.&lt;br /&gt;Fazilet sahibi insanları anlatmaya şiirler de destanlar da yetersiz kalmıştır. İrfan ışıkları saçan erdem sahibi insanlar, bir mum gibi etrafını aydınlatmak için eriyen fedậkarlıklarıyla her zaman gönüllerde yer etmişlerdir. Erdem sahibi insanlar geçmiş ile gelecek arasında kurulan köprüleri yıkmadan, geçmişin erdemlerini, fazilet sahibi insanların nasihatlerini bu günün güzellikleriyle birleştirerek gelecek günlere ışık tutarlar. Erdem sahibi insanlar, gerçek ruhi olgunluğa ulaşmanın çabası içindedirler. Erdem sahibi insan, kendisine ve çevresine faydası olan insandır. Paylaşmayı bilen, sorumluluk sahibi insandır. Doğruluktan ayrılmayan, kahraman ruhlu yiğit bir insandır. İçinde bulunduğu zamanın değerini bilip onu sonuna kadar değerlendiren insandır. Faydalı bir hayat sürüp ardından eserler bırakan erdemli insanlara her zaman ihtiyacımız vardır.&lt;br /&gt;· Dünyaya gelmemiş olmak, gelip de hiçbir eser bırakmamaktan iyidir.(Napoleon)&lt;br /&gt;· Bir insan öldü mü ondan kalacak şey eseri, / Bir merkep de ölünce nihayet semeri. (M. Akif)&lt;br /&gt;· Hiç kimseye faydalı olmamak, tam manasıyla değersiz olmak demektir.(Descartes)&lt;br /&gt;· Faydasız bir hayat, erken bir ölümdür.(Goethe)&lt;br /&gt;· En güzel insan, kendisinden sonrakilere güzel eserler bırakanlardır.(A.Rufai)&lt;br /&gt;· Kendisi için yaşayan kişi kabirle söner gider, / Milleti için çalışan kişi ebedi varlığa erer.&lt;br /&gt;Biz burada ne erdemi ne de erdemli insanların vasıflarını saymakla bitiremeyiz. Ama dikkat çekmeye çalıştığım veya birçok kişinin günümüze kadar dikkat çektiği şudur, erdemli insanların kendileri için değil, milletleri için fedậkarca yaşadıklarıdır. Onun için, “insan omuzlarda yükselmekle değil, gönüllerde yücelmekle büyür.” Sadece kendi derdimizin değil milletimizin ve değerlerimizin ızdırabını çekerek önümüzdeki engelleri aşabiliriz. Bizler üzerimize düşen vazifeleri eda edersek erdemli davranmış oluruz. Gençlerimize erdemi-fazileti geçmişteki en iyi örnekleriyle anlatmalı ve gelecek adına başarıyı elde etmeliyiz.&lt;br /&gt;Tohum saç bitmezse toprak utansın&lt;br /&gt;Hedefe varmayan mızrak utansın&lt;br /&gt;Ustada kalırsa bu öksüz yapı&lt;br /&gt;Onu sürdürmeyen çırak utansın.(Necip Fazıl K.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Sevgi Atmosferi, Engin Karadeniz, Feza Yayıncılık, 1992, İzmir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Abdulkadir GÖK&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-7057127385351899997?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/7057127385351899997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=7057127385351899997' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/7057127385351899997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/7057127385351899997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/erdemin-penceresinden-faziletin.html' title='ERDEMİN PENCERESİNDEN FAZİLETİN ZİRVESİNE'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rz45T8138LI/AAAAAAAAAoc/_5NCZd4w68E/s72-c/1_1280X800.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-8817370378744052843</id><published>2007-11-13T11:35:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:16.285-08:00</updated><title type='text'>ULU HAKAN MI YOKSA KIZIL SULTAN MI?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rzn9c1CK4dI/AAAAAAAAAbI/QK4AvBSfJ-k/s1600-h/ABDULHAM%C4%B0D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132411922079736274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rzn9c1CK4dI/AAAAAAAAAbI/QK4AvBSfJ-k/s320/ABDULHAM%C4%B0D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:100%;"&gt;ULU HAKAN MI YOKSA KIZIL SULTAN MI?&lt;br /&gt;Tarihimizde birçok değerli şahsiyetin üzerinde bulunan ikilem konu başlığımız olan II.Abdülhamid içinde geçerlidir. Bir kısım kişiler Abdülhamid için “Kızıl Sultan” lakabını uygun görürken, bir başka kesim ise Abdülhamid’i “Ulu Hakan” olarak anmıştır. Bu çerçevede yazılmış kitapları incelerken, yazılarını takip ettiğim Mustafa Armağan’ın “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” isimli kitabını kitapçı raflarında görür görmez aldım. Çok şeylerin söylendiği sultanı birde M.A. anlatımıyla okumak istedim. Kitabı elimden düşürmeden kısa bir zaman içinde bitirdim. İçimde ferahlama hissettim. Çünkü okuduğum kitap Abdülhamid ve yaşadığı dönemi çok iyi irdeleyerek ilginç anekdotlara değinmiş. Yazar eserini akıcı ve sade bir dil ile okuyucuya sunmuş.&lt;br /&gt;Kitaptan seçtiğim ve derlediğim başlıkları ve saltanatı boyunca Abdülhamid’in yaptıklarını onun kakında söylenenleri kısa notlar halinde sunmaya çalışacağım. Ben bu başlıkları derlediğim anda bir arkadaştan gelen e postada da bu konuyla ilgili sunum vardı. Arkadaşıma teşekkür ediyorum çünkü o sunum içindeki bilgilerde benim hazırladığım başlıklara paralel olarak işlenmiş. Bu başlıkları alt alta sıralayarak Abdülhamid hakkındaki yorumları sizlere bırakıyorum.&lt;br /&gt;Necip Fazıl “Ulu Hakan” isimli eserinde Abdülhamid’e ithafen “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.”demiştir.&lt;br /&gt;Prof.Dr.Yılmaz Öztuna ise Abdülhamid hakkında “Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur” demiştir.&lt;br /&gt;Prof.Dr.İlber Ortaylı ise “Osmanlının son hükümdarı, son evrensel imparator II.Abdülhamid’dir” diyerek Abdülhamid’i tebcil etmişlerdir.&lt;br /&gt;Abdülhamid’i anlamak gerçekten önemli mi? Onu bu kadar önemli yapan neydi? Yetenekli olması mı, zeki olması mı, yoksa kimsenin bilmediği bir cazibesi mi vardı? Bence onu farklı yapan bu saydıklarımın yanında yaşadığı dönemdi. O karışık ve zorlu dönem için Abdülhamid gibi birinin olması gerekiyordu.&lt;br /&gt;Yenilikleriyle ve Kişiliğiyle Abdülhamid&lt;br /&gt;• Okullara(Hıristiyan okulları dahil) gönderdiği emirle Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran.&lt;br /&gt;• Posta ve telgraf teşkilatlarını ecnebi tekelinden kurtararak millileştiren,&lt;br /&gt;• Vali ve yüksek memur çocuklarını Hıristiyan okullarında okumasını yasaklayan,&lt;br /&gt;• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,&lt;br /&gt;• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çinin göbeği Pekinde Hamidiye Üniversitesini kurdurtan,&lt;br /&gt;• Kurduğu hızlı ve güvenilir istihbarat sayesinde yurtiçinde ve yurt dışında gerçekleşmesi planlanan olaylardan haberdar olan,&lt;br /&gt;• Mukaddesatına bağlı olan sırayla Fransa, İngiltere, İtalya, ABD’de, Peygamber Efendimiz aleyhine bir piyes oynanacağı haberini alınca etkin bir diplomatik girişimde bulunan ve sonuç almasını bilen,&lt;br /&gt;• “Din ve Fen” ikisine de itikat etmek lazım diyen,&lt;br /&gt;• Siyonistlerin arasına soktuğu istihbarat elemanlarıyla onların toplantı raporlarını ele geçiren,&lt;br /&gt;• Masonik güçlerin önünü kesen, Osmanlı ekonomisine ve kültürüne hâkim olacak İngiliz – Yahudi palazlanmasına iktidarı süresince izin vermeyen,&lt;br /&gt;• Avrupadaki aleyhine yapılan propagandalara son vermek için İngiltere’nin ünlü “The Times” gazetesini satın almak isteyen ve sonra vazgeçen,&lt;br /&gt;• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,&lt;br /&gt;• Mevcut gemileri yenileten, yeni gemiler alan, denizaltı gemisi icat edilince onu ilk satın alanlardan(2 adet),&lt;br /&gt;• Kara küvetlerini yeniden hızla yapılandıran, bir cihan harbi çıkar düşüncesiyle Çanakkale Boğazına Krupp toplarını yerleştiren,&lt;br /&gt;• İlk kız okulunu Samsun’da 1898 yılında açan,&lt;br /&gt;• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,&lt;br /&gt;• İlk otomobili getiren,5 bin km kara yolunu yaptırtan,&lt;br /&gt;• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,&lt;br /&gt;• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),&lt;br /&gt;• Sadece demiryolu değil bütün Anadolu’yu baştan başa dolaşacak bir karayolu ağı projelendiren ve tatbikata geçiren ”Gidemediğin yer senin değildir”(Sivas Valisi-Halil Rıfat Paşa) sloganını destekleyen&lt;br /&gt;• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,&lt;br /&gt;• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını kuran,&lt;br /&gt;• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,&lt;br /&gt;• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,&lt;br /&gt;• Birçok projeler hazırlayan, İstanbul için Boğaziçi köprüsünü o zamandan planlayan, çizimlerini ve belgelerini hazırlayan,(ama gerçekleştirilemeyen)&lt;br /&gt;• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini(İst. Darü’l-Kelb Tedavi hanesi) açtıran,&lt;br /&gt;• Pasteur’e çalışmalarında kullanması için 10 bin altın frank yardım gönderen,&lt;br /&gt;• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan,(14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)&lt;br /&gt;• Kendine defalarca hakaret eden Namık Kemali Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan,&lt;br /&gt;• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktirende, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten!&lt;br /&gt;• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alan!&lt;br /&gt;• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Fes haneyi kuran,&lt;br /&gt;• Giyinişine dikkat eden, günde iki üç defa elbisesini değiştiren,&lt;br /&gt;• Günlük 15-16 saat mesai yapan,&lt;br /&gt;• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,&lt;br /&gt;• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,&lt;br /&gt;• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,&lt;br /&gt;• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,&lt;br /&gt;• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,&lt;br /&gt;• Modern matbaa makinelerini Türkiye ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran,6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),&lt;br /&gt;• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,&lt;br /&gt;• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,&lt;br /&gt;• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da(Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),&lt;br /&gt;• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),&lt;br /&gt;• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur ,(Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),&lt;br /&gt;• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,&lt;br /&gt;• Sarayda müzik okulu kurduran (İstiklal Marşımızın Bestekârı Osman Zeki Üngör bu okuldan yetişmiş), çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,&lt;br /&gt;• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,&lt;br /&gt;• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine,58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.&lt;br /&gt;• Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan(hatta yere bile basmayan[yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),&lt;br /&gt;• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren,&lt;br /&gt;• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu..sadece Anadolu da 14 bin ilkokul vardı)&lt;br /&gt;• Orta okul(Rüşdiye)sayısını 619 çıkaran,&lt;br /&gt;• Lise eğitimi için İdadiler açan(109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)&lt;br /&gt;• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite)açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,&lt;br /&gt;• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani), Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye(Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i(Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye(Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye(Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali(Yüksek Ticaret Okulu),Ticaret-i Bahriye(Deniz Ticaret Okulu),Sanayi-i Nefise Mektebi(Güzel sanatlar fak.),Hamidiye Ticaret Mektebi(İktisadi ve Ticari ilimler akademisi),Aşiret Mektebi(Osmanlılık fikrini yaymak için),Bursa’da İpekböçekçiliği okulu,Dilsiz ve Âmâ Okulu,Bağcılık ve Aşıcılık Okulu,Orman ve Madencilik Okulu,Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.&lt;br /&gt;• Unutmadan en ilginci Ankara Numune Çiftliğinin içinde ÇOBAN OKULU açan,&lt;br /&gt;• İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,&lt;br /&gt;• 1895-96’Doğu Anadolu da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti Hamidiye Alayları ile bastıran bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen kişi Abdülhamid idi.&lt;br /&gt;Belki de gerçekten suçluydu, kötü bir insandı, kötü bir yöneticiydi.&lt;br /&gt;Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması, bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani olmasından,&lt;br /&gt;Ya da Yahudilerin 5 milyon altın teklifine rağmen Filistine yerleşmelerine izin vermemesinden,(tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra emellerine kavuşacaklardır)&lt;br /&gt;Devletin ömrünü 30-40 yıl uzatması böylece o yıllarda daha genç bir subay olan Mustafa Kemal’in Türk milletinin kaderinde rol almasına vesile olmasından dolayı suçluydu!..&lt;br /&gt;Bu anlatılanlar ışığında Abdülhamid hakkındaki değerlendirmeler siz okuyucularımıza kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdulkadir Gök&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-8817370378744052843?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/8817370378744052843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=8817370378744052843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8817370378744052843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/8817370378744052843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/ulu-hakan-mi-yoksa-kizil-sultan-mi.html' title='ULU HAKAN MI YOKSA KIZIL SULTAN MI?'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/Rzn9c1CK4dI/AAAAAAAAAbI/QK4AvBSfJ-k/s72-c/ABDULHAM%C4%B0D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-9069321703285481572</id><published>2007-11-12T14:35:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:16.766-08:00</updated><title type='text'>ATEŞ DENİZİNDE BİR GEMİ -GÜNEŞİN SESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjXAlCK4cI/AAAAAAAAAbA/2IbH7VTQBXk/s1600-h/sanatme4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132088180329865666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjXAlCK4cI/AAAAAAAAAbA/2IbH7VTQBXk/s320/sanatme4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjWpFCK4bI/AAAAAAAAAa4/LYSprYirzjY/s1600-h/ziya+pa%C5%9Fa.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132087776602939826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjWpFCK4bI/AAAAAAAAAa4/LYSprYirzjY/s320/ziya+pa%C5%9Fa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;ATEŞ DENİZİNDE BİR GEMİ&lt;br /&gt;Sakin bir dünyada yaşayışımız bizi aldatmasın. Gerçekte hepimiz ateşten bir deniz üzerinde yüzüyoruz. Üzerinde barındığımız yerkabuğunun hemen altında, erimiş madenler fokur fokur kaynar. Kıtalar, şehirler, dağlar, denizler, işte bu ateş denizinin üzerinde ağır ağır yüzer.&lt;br /&gt;Kıtalar yüzdükçe, jeolojik çağlar boyunca yeryüzünün çehresi şekilden şekle girer, görünmeyen bir tasvir edicinin sanatını üzerinde sergiler. Kıtalar birleşir, kıtalar ayrılır. Dağlar yükselir, denizler açılır. Yeryüzü, üzerinde sayısız canlıları barındıran bir beşik olarak, her köşesi ayrı özellikler ve güzellikler sergileyecek bir şekilde hazırlanır&lt;br /&gt;Kıtalar kayarken biz hareketle yüzer yerkabuğu bundan haberdar olmayız.&lt;br /&gt;Öylesine ağır ve pürüzsüz bir hareketle yüzer yerkabuğu. Zaman zaman volkanlar ateş püskürmese, ayağımızın hemen altındaki alevlerin farkında bile olmayız.&lt;br /&gt;Ara sıra, kıtaların yüzüşü esnasında, fay hatları boyunca çok küçük sürtünmeler ve yerleşmeler olur.&lt;br /&gt;Ve yeryüzü depremle sarsılır.&lt;br /&gt;İnsanın “kaçacak yer yok mu?” dediği an, işte o andır.&lt;br /&gt;Dünya için çok küçük, üzerinde yaşayanlar için ise çok büyük bir hadisedir deprem. Yılların emekleri, yüzyılların medeniyetleri, yerkabuğunun ufacık bir silkinmesiyle, birkaç saniyede tarihe karışır.&lt;br /&gt;İnsanların en mağruru dahi o zaman anlar boyun eğdirmenin bir iş olmadığını.&lt;br /&gt;Huzursuz bu dünyayı sükûnete kavuşturacak hiçbir gücün, onu yaratandan başkasında olmadığını, o gün herkes görür, bilir ve yaşar.&lt;br /&gt;Rabbinin emriyle sarsılıp o’nun izniyle sükûn bulan dünya ise, sırtına aldığı sayısız canlılarla birlikte, uçsuz bucaksız uzayın derinliklerinde sessizce uçuşuna devam eder: bir yöne doğru saniyede 30, bir başka yöne doğru 250 kilometre hızla.&lt;br /&gt;Ve uçarken, her hareketinde ve her sükûnetinde kur’-an ı okur kendi diliyle.&lt;br /&gt;Üzerinde dolaşasınız ve Allah’ın rızkından yiyesiniz&lt;br /&gt;Diye yeryüzünü size boyun eğdiren odur. Herkesin&lt;br /&gt;Dönüşü de ancak onadır.&lt;br /&gt;Mülk suresi, 15&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;GÜNEŞİN SESİ&lt;br /&gt;Güneş her sabah sessizce doğar, her akşam sessizce batar.&lt;br /&gt;Ama zanneder misiniz ki orada, 150 milyon kilometre ötede her şey sessizce olup bitiyor?&lt;br /&gt;Sesinde bir sıcaklığı var. Ama biz hissedemeyiz.&lt;br /&gt;Dünyadaki en dehşetli gürültüleri bile ses enerjisine dönüştürecek olsanız, tesirini fark edemezsiniz.&lt;br /&gt;Oysa Güneşte işler daha farklıdır.&lt;br /&gt;Oysa güneşin merkezinde 15 milyon derece olan sıcaklık, yüzeyinde 6 bin dereceye kadar düşer. Fakat güneşin atmosferinde, birdenbire 2 milyon dereceye fırlar.&lt;br /&gt;Neden yüzeyde 6 bin, atmosferde 2 milyon sıcaklık?&lt;br /&gt;Aradaki fark, işte güneşin gürültüsüdür. Çünkü ses dalgaları, ışık gibi uzayda yayılamaz.&lt;br /&gt;Yayılamayınca, hareket enerjisi kılığına girer ve geri döner.&lt;br /&gt;Ve güneşin atmosferini cehennem gibi ısıtıverir.&lt;br /&gt;Güneş sessizce doğar, sessizce batar. Işığıyla bizi aydınlatır, sıcağıyla bizi ısıtır.&lt;br /&gt;Fakat dehşetli naralarıyla bizi ürkütmez. Binlerce jet motorunun sesini bastıracak bir gürültü içinde hayatımızı bize zindan etmez.&lt;br /&gt;Çünkü ışığıyla, sıcaklığıyla ve sesiyle, güneş bir kanuna göre hareket eder. Ve o kanun sahibinin izni olmadan güneşin bize ne bir faydası dokunur, ne bir zararı.&lt;br /&gt;Eğer “ses dalgaları uzayda yayılmaz” şeklindeki bir kanun çok basit görünüyorsa, her nefeste bizi kuşatan diğer ”basit” kanunlara bir göz atın:&lt;br /&gt;En büyük nimetleri, bize günlük hayatın “basitliği” içinde sunan bir hikmetin büyüklüğünü görmekte güçlük çekmeyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;BAKIPTA GÖREMEDİKLERİMİZ-ÜMİT ŞİMŞEK-NESİL YAYINCILIK &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-9069321703285481572?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/9069321703285481572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=9069321703285481572' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/9069321703285481572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/9069321703285481572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/ate-denizinde-bir-gemi-gnein-sesi.html' title='ATEŞ DENİZİNDE BİR GEMİ -GÜNEŞİN SESİ'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjXAlCK4cI/AAAAAAAAAbA/2IbH7VTQBXk/s72-c/sanatme4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-794230440647657282</id><published>2007-11-12T14:27:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:16.935-08:00</updated><title type='text'>ŞİDDETİN ŞERRİNDEN EDEBİN HİMMETİNE SIĞINMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjTs1CK4ZI/AAAAAAAAAao/hdCxMJpBW74/s1600-h/sakin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132084542492565906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjTs1CK4ZI/AAAAAAAAAao/hdCxMJpBW74/s320/sakin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;ŞİDDETİN ŞERRİNDEN EDEBİN HİMMETİNE SIĞINMAK&lt;br /&gt;Şiddet içimizde değil, şiddet benliğimizde ve özümüzde değil. Şiddet geçmişimizde hiç değil. Şiddet günümüzde, çağın getirdiği materyalist düşüncede. Şiddet, çağın yenilikleriyle birlikte evlerimize giren ve benliğimize işleyen bir olgu haline gelmiştir. Evimizin başköşesine oturan, kültürümüze aşılamalar yapan televizyon ve yan teknolojik ürünlerinin düğmesine basmayla şiddetin tam ortasına girmiş bulunuyoruz. Bizim için artık ölümler, cinayetler, hırsızlıklar, savaşlar normal görünmeye başlıyor. Yemek yerken, dinlenirken, yatağa girerken açık olan televizyonlar, bizim ruh ve düşünce dünyamıza şiddeti hafife aldırıyor. Bu özellikle çocuklarımız üzerinde daha etkili oluyor. Herkes birbirine ya şiddet gösterisinde bulunuyor ya da şiddetin kendisine uygulanacağı konusunda suizanlar besliyor. Şiddet bir yönüyle hepimizi etkilediği için, toplumda birbirimize duyulan güven artık duyulmaz oluyor. Birlikte yaşadığımız insanlara karşı beslediğimiz hüsnü zanların yerini, suizanlar ve komplo teorileri alıyor. Bu durum ise toplumuzda bulunması gereken birlik ve beraberliği baltalayıcı faktör oluyor.&lt;br /&gt;Saflık çocukluğumuzla birlikte geçmişe yollanıyor. Toprağın en derinine doğru güzel olan her şey büyüdükçe gömülüyor. Günümüzde şeytana pabucunu ters giydiren insanlar, ruhlarını satmış olanlar, gözlerini saf ve masum çocuklarımıza dikmiş durumdalar. Karanlık ruhlu bu insanlar, kendi dünyalarının kirli düşüncelerini, evlatlarımız üzerinde uygulama eylemleri gerçekleştiriyorlar. Bu tür eylemleri her türlü yollarla çocuklarımıza ulaştırma peşindeler. Ebeveynler olarak bu insanlara karşı alacağımız en güzel tedbir, evlatlarımızı güzel ahlakın en önemli öğelerinden biri olan “edep” ile yetiştirmektir.&lt;br /&gt;Edep kelimesinin ne anlama geldiğini, günümüze nasıl yansıdığını, geçmişte nasıl anlaşıldığını şiddete nasıl çözüm olabileceğini okuduklarımdan, dinlediklerimden bir özet olarak aktarmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;Edep, Arapça kökenli bir kelimedir. Türkçe karşılığı saygıdır. İncelik ve utanma anlamrını da taşır. Ancak dilimizde daha çok terbiye anlamıyla kullanılan bir kelimedir. Edep kelimesi dini terim olarak ele alındığında ise “Ruhun dinle bütünleşerek istikrar kazanması” anlamına gelir.&lt;br /&gt;Edep ve edepsiz kelimeleri dilimizde yaygın olarak kullanılmaktadır. Edebi biraz derinliğine doğru anlamaya çalıştığımız zaman, hayatın her kademesinde insandan biran bile ayrılmadığını göreceğiz. İnsanın her hareketi, her sözü edep ile alakadardır. ”Her yerin, her meclisin ve her mekânın kendine göre bir davranış şekli ve edebi vardır. Eve girip çıkmanın, yiyip içmenin, yatıp kalkmanın, giyinip kuşanmanın, misafir ağırlayıp uğurlamanın, konuşmada kullanılacak üslubun, insanlar ile olan ilişkilerin, aile efradına karşı olan muamelenin, büyüklere ve küçüklere karşı tutum ve davranışların, okulda eğitim ve öğretimle uğraşmanın, yüce Allah’a ibadet etmenin” kendine göre edepleri vardır. (1)&lt;br /&gt;Edep, söz ve davranışlarımızın adaba en uygun şekilde kontrol altına alınmasıdır. Edebin ilk muallimleri anne ve babadır. Çocuk onlardan aldığı edeple topluma karışır. Sonra okul ve toplum menfi ya da müspet etkileri ile şekillenir. İyi bir aile terbiyesinden geçmiş insan, topluma rağmen, hal ve davranışlarını kontrol altında tutabilir.&lt;br /&gt;Eskiler edebi çok iyi anlamışlar. Bu yüzden hayatlarının her anını edep ile süslemişlerdir. Onlar edebe önem vermiş ve edebi, insan ruhuyla bütünleştirme istikametinde gayret göstermişlerdir.&lt;br /&gt;H.z. Mevlana’nın edeple ilgili manzumesi şöyledir.&lt;br /&gt;“Efendi bil ki, insanın tenindeki can edeptir. İnsanoğlunun göz ve kalp nuru edeptir. Âdem, bir ulvi âlemdir, süfliden değil, bu dönen kümbetin hem dönmesi hem de revnak ve ziyneti edeptir. Şeytanın başına ayağına koymak istersen gözünü iyi aç, şeytanın canını çıkaran edeptir. İnsanoğlu eğer edepten yoksun ise, o insan değildir. Zira insanoğlu ile hayvan arasındaki fark edeptir. Aç gözlerini bak, Allah kelamı olan Kur’an ayet ayet edeptir. Akıldan sordum: iman nedir? Akıl kalp kulağına ‘iman edeptir’ dedi.&lt;br /&gt;Bu manzume her şeyi özetlemiş durumda olmasına rağmen, geçmişe yolculuğa devam edip, eskilerin edep ile ilgili neler söylediklerine ve edebi nasıl anladıklarına bakmaya devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Osmanlı'da sadaka taşları varmış, ihtiyacı olan sadaka taşının üzerindeki keseden, yabancı elçilerin de şaşkın bakışlarıyla, sadece ihtiyacı kadarını alırmış. Aynı şey yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan konaklarda da uygulanır, yolcu eğer ihtiyacı varsa yatağının başu&amp;shy;cundaki keseden alabilirmiş. Binitine ücretsiz bakılır, üc&amp;shy;retsiz üç gün yemek verilirmiş.&lt;br /&gt;Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş. Allah (c.c.) kimsenin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş. "Kapıyı ört, ya da sırla" denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaş&amp;shy;ça örtülmesi edeptenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lambayı söndür demezlermiş. Allah (c.c.) kimsenin ışığını söndürmesin. "Lambayı dinlerdir" derlermiş. Lamba yakılmaz, uyandırılırmış. Uyuyan birisi uyandırılmak İçin sarsılmaz veya adı ile çağırılmazmış. "Agâh ol eren&amp;shy;ler" derlermiş. Nezaket, incelik, edep her işin başı imiş de ondan... Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.&lt;br /&gt;Hanımlar "Efendi" derlermiş beylerine, "siz" derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş. Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış. Yerdeki haşarata basmamaya özen gösterdiği için, adı "Karınca basmaz Efendiye” çıkan insanlar varmış.&lt;br /&gt;Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edepmiş. Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş. "Git bir daha gelme!" der gibi değil de. "Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsun" der gibi dizilirmiş.&lt;br /&gt;Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış. Büklerden bazıları, kendisine arkadaşlık eden, vefa gösteren eski elbisesin&amp;shy;den bir parçayı koparıp alırmış. Yumurtayı ucundan, çok az kırar, fazla kırmayı tahrip olarak düşünür, tahribin hiçbir türünü sevmezmiş.&lt;br /&gt;Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz, o kadar manalı yaşarmış.&lt;br /&gt;"Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler, Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler." diye tarif eder N. Fazıl bu hali...&lt;br /&gt;Eskiler "Edep Ya Hu!" derler, Onu görüyor gibi yaşama&amp;shy;ya çalışırlarmış. O varken başkasına bakmaz, Onu unut&amp;shy;muş gibi hallere girmezlermiş. Ezel ve Ebed Sultanı'nın hu&amp;shy;zurunda nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket et&amp;shy;mek isterlermiş. "Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, en&amp;shy;gelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!" der gibi, o manayı hatırlatmak İçin her yere "Edep Ya Hu!" yazarlarmış. "Allah'ın huzurunda edep" demekmiş bu. İnsan nerede olursa olsun Allah'ın huzurunda değil midir?”2&lt;br /&gt;· Edeptir kişinin daim libası / Edepsiz kişi üryana benzer.&lt;br /&gt;Edep ehli ilimden hali olmaz / Edepsiz ilim okuyan alim olmaz.(Divanı Ali)&lt;br /&gt;· Edep bir taç imiş nuru Huda’dan, / Giy ol tacı emin ol her beladan.&lt;br /&gt;· İlim meclisine uğradım kıldım talep / ilim en gerideymiş illa illa edep.&lt;br /&gt;Bu aktardıklarım dikkatlice okunduktan sonra şiddete karşı en güzel ve en önemli kalkanın edep olduğu anlaşılmış olmalıdır. Edebi gerçekte hayatımıza tatbik edersek yani, düşüncede, sözde, giyimde, harekette, evde, çarşıda, işte, okulda, ilimde, dinde, düşlerimizde ve her yerde edebi rehber edinirsek, edepsizliğe giden yolları tıkarsak, şiddetin hiçbir emaresi kalmayacaktır. Okullarımızdaki şiddet, evlerimizdeki edepsizlikten beslenmektedir. Şiddeti besleyen kaynakları tıkamalı, sonsuza kadar susturmalıdır. Bunun için edebe riayet edilmeli, hayatımızın en önemli düsturları arasına koymalı, onu baş tacı etmeliyiz.&lt;br /&gt;Edebin her tür nevini hem de en güzel şekilde rehberimiz Peygamber Efendimizin hayatının her alanında görmemiz mümkündür. Çünkü o bir edep kahramanıydı. Zaten onun ahlakı Kur’andı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;1- Değer Ölçüsü 2, Vehbi Yıldız, Nil Yayınları, 1997, İzmir (Shf.234)&lt;br /&gt;2- Mesel Ufku, Mehmet Akar, Timaş Yayınları, 2007, İstanbul (Shf..53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABDULKADİR GÖK &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-794230440647657282?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/794230440647657282/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=794230440647657282' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/794230440647657282'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/794230440647657282'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/iddetin-errinden-edebin-himmetine.html' title='ŞİDDETİN ŞERRİNDEN EDEBİN HİMMETİNE SIĞINMAK'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjTs1CK4ZI/AAAAAAAAAao/hdCxMJpBW74/s72-c/sakin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9063748240249742926.post-3080580115478816961</id><published>2007-11-12T14:18:00.000-08:00</published><updated>2008-12-09T01:01:17.049-08:00</updated><title type='text'>KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjSflCK4YI/AAAAAAAAAag/RWowDRGeiIM/s1600-h/gebekitaplarce8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132083215347671426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjSflCK4YI/AAAAAAAAAag/RWowDRGeiIM/s320/gebekitaplarce8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI&lt;br /&gt;İnsanımız buhranlar içinde zihni karmaşıklığın arttığı, adına depresyon dedikleri hastalıkların çoğaldığı bir çağda yaşıyor. İnsanlarımız artık fikirleri değil, hatta olayları bile değil şahısları tartışmaya, konuşmaya başlamışlardır. Bu da insanımızın fikri zenginliğinin ne seviyede olduğunu gösterir. "Eğer millet olarak geçmişteki şerefli yerimizin yeniden kazanılması ihtişam dönemimizin bir kere daha yaşanması ve milletler arası işlerde, denge unsuru olmamız arzu ediliyorsa, evvela zamana hâkim olmanın yolları araştırılmalıdır. Bu önemli sermayenin en küçük parçası dahi heder edilmemeli ve onu en iyi şekilde değerlendirmenin usul ve metodu nesillere ezberlettirilmelidir." ***&lt;br /&gt;Ömrün kısalığından dem vurmamalıyız. Önemli olan hayatın uzunluğu kısalığı değil, önemli olanı mevcut zamanın değerlendirilip başaklar haline getirilmesidir. Ara vermeden her gün 1-2 saat olsun vazifesini muntazam yerine getiren nice kimseler vardır ki, zamanla ortaya koyabildikleri eserlerin çokluğu karşısında kendileri bile hayretle kalırlar. Boş kafalar ve boş beyinlerden boş kelimeler çıkar. Bu boş zihinleri doldurmalıyız. Daha sonra taşırmalıyız. Etrafımıza güzellikleri anlatmalıyız. Bunun için çok kitap okumalıyız. Bizler kitaba değer veren bir milletin torunlarıyız. Günümüzde bu mirasa yeterince sahip çıkılmamaktadır. Oysaki tarihimiz kitap okuma işini bir sanat haline getirenlerle doludur. Onlar bu işi bir meslek olarak değil gaye olarak hayatlarına şiar edinmişlerdir. Onlar mezara kadar okumayı bırakmamışlardır. Arkalarından birçok eser ve memnun olmuş gönüller bırakmışlardır. Sinelerimizde ki sevgileri ve büyüklükleri her zaman var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bu değerli şahsiyetlerin kitapla olan maceralarına kısa kısa değinerek acaba bizler zamanımızı nasıl değerlendiriyoruz sorusunu vicdanlarımıza sormalıyız.&lt;br /&gt;GEÇMİŞTE KALAN KİTAP SEVDALILARI&lt;br /&gt;— Fatih Sultan Mehmet'in çocukluktan başlayan bir okuma tutkusu vardı. Arapça ve Farsçanın yanı sıra Latince, Yunanca, Slavca ve İbraniceyi öğrenen Fatih Sultan Mehmet, bazen sabaha kadar okur, okuduklarım not alır ve onlardan yararlanarak planlar yapardı. Fetih yolundaki en büyük payda bu okuma sevdasıdır.&lt;br /&gt;— Yavuz Sultan Selim, 8 yıllık kısacık saltanatına kıtalar fethini sığdıran koca sultan, develere yüklettiği kütüphanesini bir an olsun yanından ayırtmamakta ve şehzadelik döneminde 3 saate indirdiği uykusuyla günde 8 saatini kitap okumaya ayırmaktaydı.&lt;br /&gt;&amp;shy;--Mustafa Kemal'in uşağı olan Cemal Oranda bir hatırasını şöyle anlatıyor: "Bir gün yine Atatürk tarihle ilgili kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki çevresini görecek hali yoktu. Ülkeyle bir sürü sorunlar dururken devlet başkanının kendini tarihe vermesi Vasıf Çınar'ın biraz canını sıkmış olacaktı ki Atatürk'e şöyle dediğini duydum:"&lt;br /&gt;Paşam Tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs'ta kitap okuyarak mı Samsun'a çıktın?"&lt;br /&gt;Atatürk Vasıf Çınar'a şöyle cevap verdi:"&lt;br /&gt;Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun l kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiç birini yapamazdım."&lt;br /&gt;— Taha Akyol okumanın önemine şu sözlerle dikkat çeker; "Sadece meslek gereği okumak zorunda değilim ben, aynı zamanda okuma denilen eyleme de vurgunum. Başkalarının zihin dünyasında dolaşma daha büyük hayatların içine girebilme imkânı sağladığı için de okuyorum. Başka türlü asla öğrenemeyeceğim birçok şeyi bilmemi sağlıyor. Okumalarım, daha sağlıklı düşünmemi ve doğru karar almamı da sağlıyor. Keyifli bir günde 3 tane hacimli kitabı okuyup, notlarımı da bilgisayarıma işleyebiliyorum.&lt;br /&gt;—Herkes Barış MANÇO' yu yılda 5OO.OOO km yol kat eden bir seyyah olarak bilir. Ama seyahatlerine verdiği önemi kitaplara da verirdi. Öyle ki kütüphanesi sayısız kitaplarla doluydu.&lt;br /&gt;—Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran merhum Turgut ÖZAL ve ülkemizin en hızlı okurlarından biri olan merhum Adnan KAHVECİ' nin bulunduklar konuma yükselmelerinde kitap okumaya verdikleri önem herkesçe bilinmektedir.&lt;br /&gt;—Cemil Meriç gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her gün biraz daha yitirdi. Ne var ki, o buna hiç aldırmaz, odasında masanın üzerine sandalyeyi koyar, kendi de san sandalyeye çıkar kitabını, ampule 30 cm uzaklıkta tutardı. Bunu, elektrik ampulünü aşağıyı değin itecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasızlığının sebebi ise de, parasının tamamım kitaba yatırmış olmasıydı. Kendisine bir şey sorduğumuzda, filanca yazarın, filanca kitabının, filanca sayfasında olduğunu söylerdi.&lt;br /&gt;—Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzade’yle yapılan röportajdan bir pasaj aktaralım: "Vahapzade diyor ki; Azerbaycan da benim ve birçok yazarın kitapları 50 bin, 80 bin, 100 bin basılır. Mesela benim buraya gelmeden önce "Gelin Açık Danışak" adlı kitabım basıldı. Tirajı 40 bin, 3 günde bitti. İlave olarak 100 bin bastılar.&lt;br /&gt;—Hilmi Ziya Ülken Bu ordinaryüs profesörümüz, okumaya başlayacağı zaman ayaklarını su dolu bir kovaya uyumamak için sokar, sabahlara kadar okurdu.&lt;br /&gt;—Ömer Nasuhi Bilmen, Bu meşhur İslam âlimi diyor ki: "Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner sıhhatim bozulurdu. Annem gecenin geç saatlerinde gelir, ıslanmış lambanın camlarını siler bazen de "Artık yeter, yat" diye üfleyip giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—İmam-ı Vaki, Bu hak dostu karnı acıkınca sadece yemek yer, ekmek yemezdi. Sebebi sorulunca: "Ekmeği çiğnemeyle geçen zaman içinde günde 50 tane ayet veya hadis öğrenirim" derdi.&lt;br /&gt;—İbnül Nefis, Fıkıh ve tıp âlimi İbnül Nefis okuyup öğrendiklerini yazmaya başladığı zaman tükenen kalemlerini açmak için vakit kaybetmemek maksadıyla yanma birçok kalem koyar, tükeneni bırakarak hemen yenisini alırdı.&lt;br /&gt;—Kâtip Çelebi, diyor ki: "Mumlar tükenir güneş doğar, ben hala okurdum. Gözüme uyku girmezdi.&lt;br /&gt;—Endülüs hükümdarı el-Hakem, kitap satın almak üzere uzak memleketlere tüccarlar göndermekte ve henüz tanımadıkları kitapları satın alıp Endülüs'e getirmeleri için bu tüccarlara bol miktarda para tahsis etmektedir. EI-Hakem, Ebül Ferec el-ısfahanının "Kitabül- Ağani" isimli bir kitap yazdığını öğrendiği zaman, derhal eserin müellifine saf altından 1000 dinar yollayarak piyasaya çıkmadan elde eder.&lt;br /&gt;— İslam dünyasının ilk kitapçı dükkânları Abbasi devletlinin kuruluş devresinde ortaya çıkmıştır. El Yakubi, Bağdat mahallelerinden bahsederken sadece bir mahallesinde 100 den fazla kitapçı dükkânı olduğunu belirtir.&lt;br /&gt;— Henüz karanlığı üzerinden atamamış Avrupa'nın en bilgili hükümdarı sayılan Fransa kralı V. Charles 'in kütüphanesinde 900 kitap bulunup, kilise kütüphanelerinde bulunan çok az sayıdaki zincirlerle bağlanmış kitapların demir parmaklıklar arasından okutulduğu bir devirde, kapı komşusu Müslüman Endülüs hükümdarı halife II. El Hakem'in kütüphanesinde 600.000 yazma kitap bulunurdu.&lt;br /&gt;— Harun Reşit Ankara'yı zapt ettiği zaman ve Halife Me'mun da Bizans imparatoru III. Michael'e karşı zafer kazandığında savaş tazminatı olarak, para veya altın yerine eski el yazmaları talep etmiştir.&lt;br /&gt;— İbnül Cezvi hayatını araştırdığımız zaman;&lt;br /&gt;*Tedris i Telif ve fetva hazırlamakla geçirdiği ömrünün tek anını bile boşa geçirmediğini,&lt;br /&gt;*Eser vermedik hiçbir ilim dolu bırakmadığını,&lt;br /&gt;* Bazısı 20 cildi bulan 340'tan fazla eser verdiğini,&lt;br /&gt;*Günde 4 defter doldurduğunu,&lt;br /&gt;*Bir yılda yazdıklarının 50-60 cilt tuttuğunu görürüz.&lt;br /&gt;— Çok okuma meraklılarından CAHIZ'ın kitaba verecek parası olmadığı için, kitapçı dükkânlarını geceleri kiralayıp, sabaha kadar incelemelerde bulunduğu meşhurdur.&lt;br /&gt;—İbrahim Hakkı Marifet Name sahibi şair, âlim ve mutasavvıf zamanın çoğunu kütüphanede geçirirdi. Bazen kendisini kitapların cazibesine öyle bir kaptırırdı ki, adeta yemeyi içmeyi unuturdu.&lt;br /&gt;—Divan-ı Lügatit Türk'ü asırlar sonra yüz yüzüne çıkaran Ali Emiri Efendi (1857-1924)kendi ifadesiyle: "Lamba kenarında kitap mütalaa ederken sabah olmak defaatle Vaki oldu. Uyuşanı kimse yanımda yatmazdı. Okuduğum kitapları şaft-ı aleni ile(yüksek sesle) tekrar edermişim."&lt;br /&gt;—İbni Teymiye ilminin çoğunu, uykudan ayırdığı zamanlardan kazanmıştır. Kitap okumaya başlayacağı vakit beline kadar varan saçlarını bir çiviye asar, böylece kitap okurdu. Uykusu geldiğinde çiviye asılı saçları uyumasına mani olurdu.&lt;br /&gt;—Seyyid Kutup günde ortalama 10 saat okurdu. Kendi ifadesiyle "Bu satırların sahibi ömrünün 40 senesini okumakla geçiren bir insandır" derdi.&lt;br /&gt;—Dr. Burney müzik dersi vermek için bir öğrencinin evinden ötekinin evine gittiği zamanlarda Fransızca ve İtalyanca'yı at üzerinde öğrenmiştir.&lt;br /&gt;— Stephenson, geceleri makinist olarak çalıştığı zamanlar, kendi kendine matematik ve geometri öğreniyor gündüzleri de yemek paydosunda kömür veya tebeşir parçasıyla vagonlar üzerine işlemler yapıyordu.&lt;br /&gt;— Watt, matematik aletleri yapmakla meşgul olduğu sırada bir taraftan kimya okuyor, bir taraftan da İsviçreli bir boyacıdan Almanca dersleri alıyordu.&lt;br /&gt;— Ahmet Mithat Efendi "Ayaklı Kütüphane" diye anılırdı. Bereketli ömrüne 226 kitap yazmayı sığdırmıştır.&lt;br /&gt;—Muallim Naci'nin Medrese hatıralarında anlattığı: "Boğazı geçerken kayığı alabora olan Osmanlı Şair'inin denize batarken bile, yanındaki şiir defterini sopasının ucunda suyun üstünde çalıştığının hikâyesi ne kadar dramatik ve göz kamaştırıcıdır.&lt;br /&gt;— 45 yaşında vefat etmesine rağmen normal bir ömre zor sığacak çok eser veren NEVEVİ zamanı disiplin altına almasıyla konuya ışık tutar. Zira eser yazmaya, öğrenmeye, öğretmeye ve ibadete çok zaman ayırdığı için sadece seher vaktinde l kere yiyip içmeyi kendisine prensip edinmiştir.&lt;br /&gt;—Fahreddin Er Razi sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini yer, diğer taraftan kitap okurdu. Evinden mescide giderken binek sırtında 300 öğrencisine ders verdiği anlatılır.&lt;br /&gt;—Eş-Şeyh Fahreddin : "Allah'a kasem olsun, yemek saatinde ilimle meşgul olmayı kaçırdığım için çok üzülürüm, zira vakit ve zaman çok kıymetlidir" diyerek yemekte kaybettiği zamana üzülmüştür.&lt;br /&gt;—İbni Akil hiç boş vakit geçirmediğini yorulduğunda derhal tefekküre geçip, zihniyle birtakım meseleler halline çalıştığına ifade edilir. Bu gayret ve hırsın neticesi olarak İbni Akil 20 ayrı bilim dalında çok eğerli eserler vermiştir.&lt;br /&gt;—Endülüslü İbnü Rüşd sürekli kitap okurdu. Kitap okumadan geçen sadece 2 gecesi vardır, bir evlendiği diğeri de babasının vefat ettiği gece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Her türlü başarısızlık karşısında inanılmaz olumlu tutumu ile bilinen Abraham LİNCOLN çocukluğunda bir çiftçinin yanında yardımcı olarak çalışıyordu. Çift sürdüğü hayvanları dinlendirdiğinde kitap okuyarak bazı okulları dışarıdan bitirmişti. Sonra ki dönemlerde bir bakkalda çıraklık yapmaya başladığında müşteri olmadığı zamanlarda kitap okuyup ders çalışarak liseyi bitirmiş, daha sonra da hukuk fakültesinden mezun olup baro sınavlarına girerek avukat olmuş ve ABD'nin 16. başkanlığına kadar yükselmiştir.&lt;br /&gt;—Fransa başkanlarından Daguessau yemek vaktini beklediği sıralarda boş durmak yerine sürekli yazmış ve kocaman bir kitap meydana getirmiştir.&lt;br /&gt;—İbnü Sina 10 yaşına bastığında birçok bilim dalında pek çok şey öğrenmişti. Bir kitabında şöyle der: "Geceleri hep okumak ve yazmakla meşgul oldum. Uyku bastıracak olursa bir bardak bir şey içip açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum.&lt;br /&gt;—Ünlü yazar Maksim Gorki bir fırında çırak olarak çalıştığı yıllarda TOLSTOY'un bir eserini okurken adeta kendinden geçmişti. Bir ara havaya kaldırdığı kitaba uzun uzun baktı ve şunları söyledi ; "Kâğıdın içinde sihirli bir şey mi var acaba?"&lt;br /&gt;—Cemil Meriç kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladı olarak görür kendini hep. Sonra okulda hep yalnız, hep yabancıdır, sürünün dışında sevimsiz ve aptal bir dünyanın ortasındadır. Kitaplara sığınır, kendisine bir başka dünya oluşturmak, bir kale kurmak ister. Ve şöyle der. "Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Kitaplar bir limandı benim için, kitaplarda yaşadım ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşlan kitaplardı. Kitaba demir atan yazar bu limandan ayrılmaz. Kitap sevgisi kendisinde ikinci bir fıtrat halini alır. Evet, bu limandan (Kitaptan) ayrılmak yok, ölmek var, dönmek yok.&lt;br /&gt;Bir Kitabın Peşinden Ali Emiri Efendi&lt;br /&gt;Türk dilinin ve kültürünün temel eserlerinden biri olan Divan-ı lugatit Türk'ü asırlar sonra gün yüzüne çıkaran Ali Emiri Efendi (1857-1924) kendi ifadesiyle "Lamba kenarında kitap mütalaa ederken sabah olmak defa defaatle Vaki oldu. Uyusam kimse yanımda yatamazdı. Okuduğum kitapları Savt-ı aleni ile tekrar edermişim" diyen Ali Emiri Efendi tipik bir kitap kurdudur. Yonya 'da maliye müfettişi olduğum yıllarda Arapça güzel bir kitap bulur ve satın alır. Ancak aldığı kitap eserin birinci cildidir. İkinci cildi de vardır ama kim bilir nerede ve kimde? Uzun araştırmalar sonunda kitabın ikinci ciltinin Kuzey Yemende San'a şehrinde oturan bir şahısta olduğunu öğrenir. Ne pahasına olursa olsun o cildi elde edebilmek için kitabın sahibine arka arkaya mektuplar yazarsa da olumlu cevap alamaz. Bütün rica ve ısrarlarına rağmen adam kitabı satmaya yanaşmaz. Al i Emiri Efendi, ümitsiz ve huzursuzdur. Fakat kitabın peşini bırakmaz. Yüz yüze görüşürse belki adam ikna olabilir düşüncesiyle Yemen 'e gitmeye karar verir. Fakat Yonda nere Yemen nere...&lt;br /&gt;Emiri efendi kitap uğruna katlanamayacağı hiçbir maddi-manevi fedakârlık yoktur. Fakat resmi vazifesini bırakıp nasıl gidecektir. Onun da kolay yolunu bulur ve Bağlı olduğu nezarete müracaat ederek Yemen'e tayinini ister. Allah tan ki, Yemendeki şahıs o günlerde kitabı satmaya razı olurda bir kitap macerası böylece tatlı neticeye bağlanır.&lt;br /&gt;İşin daha da takdis tarafı, Ali Emiri Efendi fakr u zarurete çile dolu ömrü boyunca oluşturduğu paha biçilmez yazmalarla dolu kütüphanesini, sağlığında milletine bağışlama civanmertliğini gösterir. Hem de neye rağmen? Fransızların devrine göre 30.000 altın gibi astronomik bir satın alma fiyatı ve Paris'te adına bir kütüphane, yaşadığı müddetçe yüksek bir maaşla hafız kütüb olarak kitaplarını başında bulunma, emrine Müslüman aşçı ve hizmetkâr verme gibi çok cazip bir teklife rağmen...&lt;br /&gt;Ali Emiri Efendi büyük bir fazilet örneği sergileyerek bu teklife hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir: "Efendiler, ben kütüphaneyi milletimin bana verdiği maaşla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için. Bir daha böyle bir teklif ile gelirseniz, sizi buradan kovarım."&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;1-Aydın Selim(l994), Bilgi Çağında İnsan, TÖV Yayınları, İzmir, ( Sayfa:38-39-40)&lt;br /&gt;2-Refik İbrahim(2003), Tefekküre Yolculuk, Albatros, İstanbul, (Sayfa:73-74-75)&lt;br /&gt;3-Baran ziya(2004), Kendi Kendine Hızlı Okuma, Zambak Yayınevi, İstanbul (Sayfa: 17-18-19-20-21)&lt;br /&gt;4-Refik İbrahim(!997) Kültürde Dirilmek, TÖV Yayınları, İzmir, (Sayfa:111-112-113-115)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABDULKADIRGÖK &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9063748240249742926-3080580115478816961?l=abdulkadirgok.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/feeds/3080580115478816961/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9063748240249742926&amp;postID=3080580115478816961' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/3080580115478816961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9063748240249742926/posts/default/3080580115478816961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://abdulkadirgok.blogspot.com/2007/11/kitabin-hznl-arisi.html' title='KİTABIN HÜZÜNLÜ ÇAĞRISI'/><author><name>abdulkadir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09227932455599048210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_a1-9TYMEKBs/RzjSflCK4YI/AAAAAAAAAag/RWowDRGeiIM/s72-c/gebekitaplarce8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
